Okul günlerimiz, gençlik yıllarındaki anılarımız ...

Merhaba, yazılarımı paylaşabilirsiniz, sonuçta paylaşmak için yazıldılar... Ancak lütfen emeğe saygı gösterin, isimsiz kullanılmalarına müsade etmeyin.

İlginize teşekkür ederim.


Karadeniz'in Yollarında (Temmuz 2008)



Ne zamandır, Karadeniz'e gitme fırsatı bulamamıştık. Birkaç küçük iş seyahatinin dışında, zenginliklerini keşfedememiştik. Büyük bir eksiklikti. Bu sefer kesin kararlıydık. Karadeniz'in hem doğasını görmek, hem kültürünü öğrenmek, hem de yöresel lezzetlerini tatmak üzere, İstanbul'dan yola çıktık. Asağıda, yaklaşık 4 000 km'lik bu gezinin öyküsünü bulacaksınız.

BİRİNCİ GÜN

İstanbul, bizi yoğun bir trafikle uğurluyor. Yaşayacaklarımızın heyecanıyla, sabahın ilk ışıklarında Samsun'a varıyoruz.




Samsun'da ilk durağımız " İlk adım anıtı " oluyor. Ata'mızı saygıyla anıyoruz.



Anıtın hemen karşısında " Bandırma vapuru "nu görüyoruz. Gerçek Bandırma vapuru çoktan yok olup gitmiş. Samsun Belediyesi, aslına uygun olarak, yeniden yaptırmış. Gezerken, o günleri yaşıyoruz.



Samsun'dan sonra, Ünye, Fatsa, Ordu üzerinden Doğu Karadeniz'e uzanacağız. 4 000 km yol yapacağımızı hesaplıyoruz. Karadeniz sahil yolunun 542 km'lik parkuru tamamlanmış. Yapımı 20 yıldır sürüyormuş. GAP Projesinden sonra, 4,5 milyar dolarla, Türkiye'nin ikinci büyük yatırımıymış. Çok düzgün ve rahat bir yol. Geçen yıl açılmış. Samsun, Rize, Ordu, Trabzon, Giresun, Artvin de dahil, 6 ili kapsayan bir yol. Trans-Kafkasya olarak devam edecek. Bu yol, tam 16 hükümet görmüş. Devlet sahil yolu da deniyor.



Yolda, Bolaman kalesinde duruyoruz. Bolaman kalesinin üzerinde, Haznedaroğlu konağı var. Bir kale üzerine yapılmış konağın, dünyadaki tek örneği. Hayretle seyrediyoruz. Bolaman'dan ayrılırken, Nefise Akçelik tünelinden geçiyoruz. Tam, 3 820 metre. Türkiye'nin en uzun tüneli. Nefise Akçelik kim diye soruyoruz. Yapımında emeği geçen bir mühendismiş. Tünelin bittiğini göremeden vefat etmiş. Tünel yapılmadan önce 1 saat olan Bolaman - Ordu arasını, şimdi, 30 dakikada alıyoruz.



Ordu'da, hemen Boztepe'ye çıkıyoruz. Rakım 485 metre. Fındıklıkların arasından geçerek tırmanıyoruz. Fındık ocaklarının her birinde 8 ila 12 fidan var. 2-3 fındığın birbirine yapışık haline, çotanak deniyor. Yolda, karayemişlere rastlıyoruz. Diğer adi karamiç. Yörede halk bu yemişe, tafran diyor. Kiraza benziyor. Tadı buruk. Bozetepe'de, Ordu'yu tepeden görüntülüyoruz.
Ordu'nun antik ismi Kontoyora. Antik liman şehri demekmiş. Boztepe'de, manzaraya karşı demli bir çay içerek yol yorgunluğumuzu atıyoruz. Fidanpor (güzel kızlar) caddesinde, yağız civanların gezdiğini öğreniyoruz.



Gece Ordu'da konaklıyoruz.

İKİNCİ GÜN

Yağmurla yıkanmış, temiz ve serin bir havada, Hekimoğlu ezgileri eşliğinde, Giresun'a doğru yola çıkıyoruz. Ordu'dan sonra artık düz arazi göremiyoruz. Yamaçlar, doğuya doğru gittikçe daha da dikleşiyor.

Sahil yolunun deniz tarafında, T şeklinde dalgakıranlar görüyoruz. Önceleri, bu şekillerin, (isminin baş harfi olarak) Temel'in anısına yapıldıklarını düşünüyoruz. Sonra, bu şeklin, dalga ile gelen kumları tutmak için en uygun şekiller olduğunu öğreniyoruz.

Karadeniz'de, mezarlıklar bile denize karşı. İki rengin, mavi ile yeşilin her tonu var buralarda. Dağ, bayır finduk dolu (yavaş, yavaş bizim de dilimiz yöre konuşmalarına kayıyor). Pizaziz'den, Bulancak'tan geçiyoruz. Pizaziz, Bektaşi pir'lerinin ve azizlerin olduğu yer demek. Yol üzerinde durup, finduk ürünlerinin tadına bakıyoruz. Fındık helvasından bir parça alıyoruz. Finduk her derde deva, ama yerseniz !




Giresun'un ismi Kerasus'tan geliyor. Yunanca'da kiraz demekmiş. Geçmişte, dünyaya ismini kirazla duyurmuş. Buradan geçen komutanlar, ülkelerine dönerken, yanlarında kiraz fidanı götürürlermiş. Hepsini götürmüş olmalılar ki, bugün hiç kalmamış. Bugün, Giresun'a " Kerasus " yerine " Findikus " isminin daha çok yakışacağını düşünüyoruz.

Giresun'da bir ada var. Karadeniz'de, üzerinde insan yaşamış olan tek ada. Eski adi Artia. Adada kilise kalıntısı var. Bugün, deniz kuşlarının üreme alanı. Koruma altında. Şimdiki adı Giresun adası. Giresun'da bir gelenek var. Geçmişten günümüze devam eden bir gelenek. Her yıl, Mayıs ayının ikinci haftası, yılın bereketli geçmesi için, bu ada ziyaret ediliyor. Denize taş atılıyor. Şimdi, bu gelenek, Giresun adası festivali olarak devam ediyor.

Giresun kalesine tırmanıyoruz. Giresun'un doğusunu ve batısını seyrediyoruz. Burada bir anıt mezar da var. Topal Osman anıt mezarı. Milli mücadele kahramanı. Ataturk'ün muhafız alay komutanlığına kadar yükselen bir halk kahramanının anıt mezarı. Önünde saygı ile eğiliyoruz.

Yolumuza devam ediyoruz. Keşap, Espiye, Yağlıdere, Güce'den geçiyoruz.

Karadeniz isminin nereden geldiğini merak ediyoruz. Aslında mavi bir deniz. Belki, biraz daha koyu bir mavi. Açık havada masmavi. Sürekli bulutlu olduğu için, rengi koyu görünüyor. 200 metrenin altında, canlı yaşamıyor. Karadeniz sahili 1 690 km. Biz, 700 km'lik bir bölümünü görebileceğiz. Karadeniz'e çok tatlı sulu ırmaklar akıyor. Komşulardan da, tatlı su akıyor. Yağmur yağdıktan sonra, akarsuların denize döküldüğü yerlerde, 500 m civarında su, bulanık oluyor. Denizin dibi doluyor. Yıllar sonra, Karadeniz'i büyük bir çevre felaketi bekliyor. Karadeniz, yavaş, yavaş yok olan bir deniz.

Karadeniz'de farklı kültürler bir arada yaşıyor. Bu bizim zenginliğimiz. Haydar yaylasında, Hemşin'de lazlar var. Artvin'de gürcü'ler var. Trabzon, Komenos'ların doğduğu yer. Komenos bir aile devletiymiş. Bizim Rumca dediğimiz Yunanca konuşulurmuş. Mübadelede gitmeyip, Trabzon'un yüksek kesimlerindeki köylerde kalanlar, kendi aralarında rumca konuşuyorlarmış.

Batı Karadeniz'de yaşayanlar, çok farklı bir aksan ile konuşuyorlar. Sinop'un sahil kesimleri ile, iç kısımlarında yaşayanlar, farklı şivelerle konuşuyorlar. Birbirine çok yakın ilçeler bile çok farklı konuşuyorlar. Konuşmasına bakıp, bir kişinin Akçaabat'lı olduğunu hemen anlayabiliyorsunuz.

Doğuya doğru yolumuza devam ediyoruz. Volkan Konak ezgileri bize eşlik ediyor. Tirebolu'ya geliyoruz.

Tirebolu'nun adı, Tripolis'ten geliyor. 3 şehir demek. " Polis / şehir " eki, daha sonra, " Bolu "ya dönüşmüş. Tirebolu'da, 3 şehir bir arada yaşamış. Limanı korumak amacıyla, liman girişinde bir kale yapılmış. Tirebolu kalesi. Karadeniz'deki kalelerin çoğu, Roma döneminden kalma kaleler. Bu kale de, bir ara, Cenevizlilerin yönetimine bırakılmış.

Doğuya doğru, yolumuza devam ediyoruz. Görele'ye geliyoruz.

Görele'nin ismi, Korolla'dan türemiş. Set anlamına geliyor. Burada dalgakıran var.

Az sonra, Trabzon sınırına giriyoruz. Beşikdüzü'nden, Vakfıkebir'den geçiyoruz.

Vakfıkebir'in ekmeği meşhur. Tekerlek kadar büyük bir ekmek. Özelliği, bayatlamaması, kokusu, lezzeti. Bayatlamamasını, ekşi maya sağlıyor. Maya, ekşiyor, ama bozulmuyor. Vakfıkebir ekmeğinin fırını da özel. Taş fırın olmalı. Zemini ve duvarı tuğla örülü olmalı. Odunu da özel. Meşe odunu olmalı. Ekmeğe duman kokusu sinmeli. Fırının zemin tuğlalarının altında, özel bir toprak ve çakıl karışımı var. Isı yalıtımı yapıyor. Fırın soğumuyor. Vakfıkebir ekmeği, bayatlamadan günlerce yenebiliyor. Vakfıkebir ekmeği Türkiye'nin her yerinde yapılıyor ama, en güzel ekmek, Vakfıkebir'de yapılıyor. Ekmeği yaparken ustalar " havasını " da katıyorlar. Her yıl, ekmek festivali var.

Trabzon, padişah velihatlarının şehzadelik yaptığı bir yer. Rivayete göre, şehzadeleri ile gelen, padişahın annesi Gülbahar Hatun denizdeyken bir fırtına çıkar. Çok korkar. Karaya çıkarsam bir vakıf yapacağım der. Fırtına diner. Gülbahar Hatun kıyıya çıkar. " Vakfıkebir - Büyük Vakıf " isminin buradan geldiği rivayet ediliyor.




Yolda karnımız acıkıyor. Akçaabat'ta Nihat Usta'da mola veriyoruz. Akçaabat köftesinden sonra, Laz Böreği yiyoruz. Laz böreği bir tatlı. Ortasında muhallebi kıvamında bir tatlı var. Genelde üçgen kesiliyor. Kare olanları da var. Şerbetli. Trabzona özgü bir tatlı. Akçaabat köftesi, salata, ayran, laz böreğinden oluşan set menüyü, 13 liraya yiyoruz.

Yemekten sonra, Söğütlü, Yıldızlı'dan geçiyoruz. Trabzon'a geliyoruz.

İlk durağımız Gümüşcüler çarşısı. Trabzon'da, hasır örme bilezikler, telkariler, kazaziyeler yapılıyor. Kazaziye, Trabzon'da yapılan bir takı. Yalnızca 3 aile yapıyor. Ucundaki püskül, at kamçısına benziyor. İpekten bükülmüş bir iplik üzerine geçirilmiş.

Trabzon ismi, Roma dönemindeki Trapeza'dan türemiş. Trapez, masa demek. Şehire uzaktan bakıldığında, kale içinde, sur içinde düz bir zemin gibi görülüyor. Bu isim, Osmanlı döneminde Trabezon, daha sonra, Trabzon olmus. Nüfusu 230 000. Karadeniz'in 3 büyük şehri, sırasıyla Samsun, Trabzon ve Ordu. Trabzon'da her yer, bordo-mavi. Trabzonspor, Trabzonlular için, tek değilse bile, en önemli sosyal yaşam. Trabzonspor şampiyon olduğunda ya da küme düşerse, ortalık karışıyor.


 
Gezimize Ayasofya ile devam ediyoruz. Ayasofya, Hight Sofia, Yüksek Bilgelik demek. Ayasofya'nın kubbesi yüksek. İstanbul'daki Ayasofya gibi, soğan kubbeli değil. Bu özelliği ile, doğu kültürünü yansıtıyor.



Soğuksu tepesindeki Atatürk köşkünü ziyaret ediyoruz. Taş bir konak. Banker Konstatin Kabayanis yaptırmış ve 20 yıl burada yaşamış. Bu köşkü, Trabzonlular, Atatürk'e armağan etmiş.

Trabzon'dan Maçka'ya geçiyoruz. Maçka'da konaklıyoruz. Yarın sabah Sümela'ya gideceğiz. Maçka'da Sümela Festivalinin son gününe denk geliyoruz. Volkan Konak'ın halk konseri var.

Maçka adı, Maçuka'dan geliyor. Maçuka, maşa (tutacak) demekmiş. Hanımların eli maşalıymış.

ÜÇÜNCÜ GÜN

Bugün Sümela Manastırını gezeceğiz. Karadağ Milli Parkına geliyoruz. Altındere vadisinde, Meryemana deresi boyunca tırmanıyoruz. Sümela Sosyal tesislerinden sonra, yolumuza yaya olarak devam ediyoruz.




İnanilmaz güzel bir doğa etrafımızı sarıyor. Sisler arasında, yaya olarak tırmanıyoruz. Yeryüzündeki cennet burası olmalı.



Hafif çiseleyen yağmur ve sis yanımızdan hiç ayrılmıyor. Ciğerlerimize, depolayabildiğimiz kadar oksijen depoluyoruz. Dar bir patika boyunca, ağaç köklerinin üzerlerinden atlayarak ilerliyoruz.



10 dakikalik bir yaya yürüyüşünden sonra, Sümela Manastırı, ileride, sisler arasından beliriyor.

Sümela'nın da bir efsanesi var. İki din adamı (keşiş), Kutsal Kara Meryem ikonasının koruyucusudur. Bir gece, iki keşiş de aynı rüyayı görür. Rüyalarında ikona kaybolmuştur. Bir mağara içerisinde görünür. Ses gelir. Keşişlere, gidin, bu mağarayı bulun der. Orayı ibadethane yapmalarını ister. Keşişler mağarayı ararlar. Buraya gelirler. Kutsal Kara Meryem ikonasını buradaki mağarada bulurlar.




Sümela'da kutsal su var. Yukarıdan damlayan su ile doluyor. Manastırın etrafında, yatakhane, mutfak, inziva odaları var. 385 yılından 1924'e kadar, burada Manastır hayatı devam etmiş. Su kemerlerini Abdülmecit yaptırmış.



Giriş kapısının üzerindeki yazı, Grek hat sanatı ile yazıldığı için, bugüne kadar çözülememiş. Çeşitli yorumlar yapılıyor.



Sümela Manastırının bölümlerini gezdikten sonra, tekrar yaya olarak, Sümela Sosyal Tesislerine iniyoruz. Öğle yemeğini burada yiyeceğiz.



Yöresel lezzetlerin tadına bakmak istiyoruz. Kara lahana sarması, kuymak, turşu kavurması ve kaygana ısmarlıyoruz. Kuymak, muhlamaya benziyor; yalnız beyaz un yerine içine mısır unu konuluyor. Peynir ve tereyağ, lezzeti tamamlıyor.



Kaygana cok lezzetli. Bildiğimiz omleti andırıyor. Her bir yemeğin tadına bakıyoruz.



Yemekten sonra, Altındere (Meryemana deresi) yürüyüş parkurunda, kısa bir doğa yürüyüşü yapıyoruz. Buradan ayrılmak çok zor geliyor. Gözlerimiz yeşile, kulaklarımız dere sesine, ciğerlerimiz oksijene doymak bilmiyor.



Yola çıkıyoruz. Yolda Hamsiköy sütlacı yiyoruz. İsmi benzese de, Hamsiköy'un balık ile ilgisi yok. Zaten Karadeniz'de, hamsiye balık denmiyor. Hakaret oluyor. Hamsinin en güzeli, avlanma mevsiminin 50ci gününde olur. Hamsiköy'un eski adı Smanikca. 5 köy demek. Sütlacı meşhur. Özelliği, doğal ortamda beslenen hayvanların sütlerinden yapılması. Lezzeti buradan geliyor. Biraz sulu oluyor.

Hamsiköy'un rakımı 1 600 metre. Zigana geçidine geldiğimizde, 1 820 rakıma ulaşıyoruz. Zigana tünelinin kuzey bölümünde sis ve yağmur var. Güney bölümü ise günlük güneşlik. Tünelin uzunluğu 1700 metre. En uzun tünel değilse bile, en önemli ve tanınmış tünellerden.

Kardak dinlenme tesislerinde biraz soluklanıyoruz. Köme alıyoruz. Köme, dut pekmezinden yapılan cevizli sucuk. Dut pekmezinden yapılan, ince tabakalı pestilleri var. Katların arasına ceviz konmuş.

Gümüşhane geçiyoruz. Bayburt'ta kete sarayı ile karşılaşıyoruz. Kete'lerinin tadına bakıyoruz. Bayburt'tan sonra, Kop geçidini aşarak, Doğu Karadeniz'e giriş yapıyoruz. Çoruh nehrinin yanında ilerliyoruz. Çoruh, ülkemizde, en yüksek debi ile akan akarsuyumuz.

Of'tan geçiyoruz. Of'lular, Amerika'dan bile önde geliyormuş. Neden diye sorduğumuzda "United States Of America" daki Of''u gösteriyorlar.




2 920 metredeki Kop geçidinde, şehitliği ziyaret ediyoruz. Burada bir anıt mezar var. Muazzam bir panoramik manzara bizi karşılıyor.

Yolumuza devam ederek, Aşkale'den geçiyoruz.




Gece, Erzurum'da konaklıyoruz. Erzurum'da güneşin batışı muhteşem. 1 823 metredeyiz. Palandöken dağlarının eteğindeyiz.

DÖRDÜNCÜ GÜN

Erzurum'da ilk durağımız, çifte minareli medrese oluyor.




Medrese, Selçuklu sanat eseri. Bir de hikayesi var. Minarelerden birini usta, diğerini çırağı yapıyormuş. Çırağın yaptığı daha güzel olmuş. Deyim yerindeyse, boynuz kulağı geçmiş. Usta, buna cok alınmış. Kendini, minarenin tepesinden atmış. Ben ustasız yapamam deyip, çırak da kendini atmış. Bu nedenle, iki minare de yarım kalmış.



Medresede " eyvan "lar var. Eyvan, ses yalıtımı için, odalar arasında bırakılan boşluklara deniyor.



3 kümbetleri geziyoruz. Bunlar anıt mezar. Şekilleri birbirine benzemiyor.



Erzurum Kongresinin yapıldığı Kongre binasını geziyoruz. O günleri yaşar gibi oluyoruz. Tahta sıralara oturuyoruz. Sıraların üzerinde pirinç tabelalar var. Kongrede oturanların ismi yazıyor. Biz de o kişilerin duygularına bürünüyoruz.



Erzurum'a gelip de cağ kebabı yemeden olmaz. Cağ kebabında porsiyon yok. Sol eldeki şiş (cağ), kebaba batırılarak, bir bölüm et kesiliyor. Bir şişin fiyati 4 lira. Yedikçe, arkası geliyor. Ben 4 şişten sonra, yeter diyorum.



Erzurum'un tatlısı da meşhur: Kadayıf dolması. İçinde ceviz var. Kızartıldıktan sonra şerbete atılıyor. İsteğe gore üzerine ceviz ya da fındık konuyor. Çarşıda gezerken, civil (ya da ciril) peynirinin de tadına bakıyoruz. Civil peynirinin boyu metrelerce uzun. Mandıra ve köy tipleri var. Tadı, dil peynirine benziyor. Hiç tuzu yok. Çarşıda, kırmızı ve siyah renk ağırlıklı başörtüler var. Bunlara keşan (Karadeniz aksanıyla çeşan) deniyor.

İyice dinlendikten sonra, yola devam ediyoruz. Ovit geçidinden geçeceğiz. Yükseliyoruz. Karadeniz'de, 1 800 metrelerde ağaçlar bitiyor. Yaylalar başlıyor. 2 640 metredeyiz. Yaklaşık beş dakikada bir, hava koşulları değişiyor. Durmadan çiseliyor.

Anzer yaylasının 23 km yakınından geçiyoruz. Anzer balının kilosu 1 000 liranin üzerinde. Yılda, ancak 100 ila 150 kilo elde ediliyor. Büyük bir bölümü ihraç ediliyor. Çok şifalı. Bir çay kaşığının ucundan daha fazla yenmiyor.

Yolda karakovan'lar görüyoruz. Bir ağacın yaklaşık 2,5 metre yukarısındaki bir yer oyuluyor ya da bir çatala kovan bırakılıyor. Arının orada bal yapması sağlanıyor. Özellikle gürgen ağacı tercih ediliyor. Bütün bunlar, balı, ayılardan korumak için. Gürgen ağacının gövdesi çok sert olduğu için, ayı pençe batıramıyor. Tırmanamıyor. Karakovan balı, biraz acı. Ayder'de kestane balı var. Bu da kahvaltıda yenmiyor. Şifa için. Kahvaltıda çiçek balı yeniyor.




2 640 metredeki Ovit geçidinde kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Yağmurluğumuzu ve kapüşonumuzu takıyoruz. Temmuz'un sonunda, Ağustos'un başındayız. Böyle giyineceğimizi hiç mi hiç düşünmüyorduk.



Ovit dağındaki bir duvar yazısında şöyle yazıyor: " Göle çıkmak yasaktır. Rakı içmek yasaktır. Var'a, yok'a mermi atmak yasaktır. Buralar, Ekşioğlu'nun tapuli malıdır". Fotoğraflıyoruz.

Gece, Rize'de konaklıyoruz.

BEŞİNCİ GÜN

Bugün, Fırtına vadisini göreceğiz, Kavron yaylasında yürüyüş yapacağız.

Rize, Karadeniz'in en fazla yağmur alan ili. Yılda ortalama 230 gün yağmur yağıyor. Tarihinde en fazla 270 gün yağış almış. Rize, adını Yunanca Riza'dan (kök = dağ eteği) almış. Karadeniz'de, şehir yapısı, doğu - batı yönünde gelişiyor. Rize'liler buna bir çözüm bulmuşlar. Binalar, yukarıya doğru büyüyor. Sahilde 16 katlı binalar görüyoruz.




Rize'nin ana geliri çay. Çaykur'un 43 tane fabrikası var. Çayeli'nin adı, eskiden çay ili imiş. Daha eskiden Mapavri (yapraklı) denirmiş. Çay, Rize'ye 1920'lerin sonunda gelmiş. Atatürk, sanayi ve tarım reformları başlatmış. Yeni ürünler için destek vermiş. Batum'da yetişen çay bitkisi araştırılmış. Zamanın Rize Ziraat Müdürü Zühtü Deri, örnekler getirmiş. Böylece, Rize'de çay yetiştirilmeye başlanmış. Fabrika gerekmiş. Çay Endüstrisi (Çaykur = Çay Kurulu) kurulmuş. Başlangıçta, tüm denetim Çaykur'un elindeymiş. 1989'da özel işletemelere de açılmış. Bugün Çaykur, çayların % 60'ını alıp, işliyor. 43 fabrikasının 40'i yeşil çay işleme, 3'ü paketleme. Yeşil bitki, siyah çay haline geliyor.

7 çeşit çay var. Çay uzun ömürlü bir bitki. Kışın bakım yapılıyor. Budanıyor. Serbest bırakılırsa, boyu, 10 metreye kadar uzayabiliyor. Mayıs ayında ilk sürüm yapılıyor (sürüm = hasat). 2 yaprak, 1 tomurcuk kesiliyor. 1 ay bekleniyor. Yapraklar yeniden filizleniyor. Temmuz'da ikinci sürüm, Eylül'de üçüncü sürüm yapılıyor. Ender olarak, dördüncü sürüm de yapılabiliyor. Kesilen çay yaprakları, yol kenarlarında kurutuluyor. Çay makasının bir yanında, torba bulunuyor. Çaylar bağlanıyor. Yola indiriliyor. İndirirken varangele (teleferik) kullanılıyor. Çay, toplama merkezine geliyor. Akşam, kamyonlarla çay fabrikalarına gidiyor. 6 kilo yaş çaydan, 1 kilo kuru çay çıkıyor.

Rize'den başka, Of, Sürmene, Araklı, Artvin'de de çay yetişiyor. Türkiye, dünya çay üretimi sıralamasında beşinci durumda. Sıralama Çin, Sirilanka, Hindistan, Endonezya, Türkiye şeklinde. En sağlıklı çay, ülkemizde üretiliyor. Diğer 4 ülkeye tropikal iklim hakim. Bizde çay, kar altında kalıyor. Bitki zararlıları kar altında üreyemiyor. Diğer ülkeler, bitki zararlılarını önlemek için, ilaçlama yapıyorlar. Bizde, ilaçlamaya gerek kalmıyor. Çay üretimi için, yağış da önemli. Rize'de, yağışlarla, toprak, sürekli yenileniyor.

Önce, Rize bezi dokuma atölyelerini geziyoruz. Karadeniz'de, eskiden kendir bahçeleri varmış. Yasaklanmış. Yerine çay tarlaları yapılmış. Rize bezi, organik bir ürün. % 100 pamuklu. Deyim yerindeyse, gömlekler klimalı. Dokumalar, Rize'ye has.




Çat deresi boyunca ilerliyoruz. Tek kemerli, tarihi Şenyuva (Cincuva) köyünün köprüsünden geçiyoruz. Cincuva köprüsü 1690 yılında yapılmış. Her yamaçta çay tarlaları var.



Rize'den yükselişe başlıyoruz. Fırtına vadisine geliyoruz. Çamlihemşin'den geçiyoruz. İnanılmaz güzellikte manzaralar var.



Fırtına vadisinde, doğal yaşam var. Florası önemli. 16 ayrı cins alabalık var. Kar suyu ile beslenen dereler daha serin. 8 kiloya kadar büyüyebilen alabalıklar görülmüş. Su ne kadar soğuksa, alabalık o kadar severmiş. Bu yıl, derede + 0,7 derece (yaklaşık 1 derece) ölçülmüş. Kırmızı alabalık cinsi, en lezzetlisiymiş. Yalnız derede yetişirmiş. Havuzlarda yetiştirmek için çok uğraşmışlar. Toprak zemini göremeyince ölüyorlarmış.

Fırtına deresinin üzerinde, yanyana iki asma köprü görüyoruz. Bunlar " inat köprüleri ". İki kardeş, darılmış. Her biri, " Ben senin köpründen geçmem " demiş. Yanyana iki asma köprü yapmışlar.

Yeşilin bu kadar farklı tonunu, Kaçkar dağlarından başka yerde göreceğimizi sanmıyoruz. Dere kenarlarında kızıl ağac yetişiyor. Aralarda, kestane var.




Çat vadisindeki Zilkale'ye geliyoruz. 750 metre yüksekteyiz. Kale, çok zor bir yerde, Komenos'lar devrinde yapılmış. Amacı, kervan yollarını korumak. Ticari yollar, ülkemizi bir ağ gibi sarmış. Onlardan birinin bağlantı yolu, bu vadiden geçiyor. Kaleler, ana kervan yollarında güvenliği sağlıyor. Han olamayacak yerlerde kaleler yapılmış. Zilkale'yi Komenos'lar yapmış. 1460'da Osmanlılar, buraya 30 asker bırakmış. İsmi, kale-i zir (aşağı kale) den geliyor. Sonra Zilkale olmuş. Bir diğer yorum da şu şekilde: Tehlike anında, kervanlar zil çalıyor, kaledekiler hemen yardıma koşuyormuş.



Zilkale'yi ziyaret ettikten sonra, aşağı iniyoruz. Fırtına vadisi kenarında, güzel bir konaklama tesisi bizi bekliyor. Yöresel yemeklerin yanında, ana yemek olarak alabalık söylüyoruz.



Servislerini yaptıktan sonra, garsonlar, bize, tulum eşliğinde horon oynuyor. İsteyen müşteriler de hemen eşlik ediyor. Tulumu, ortada, küçük bir çocuk çalıyor. İster istemez, biz de ellerimizle, ayaklarımızla, tempo tutuyoruz. Karadeniz'de, sahilden uzak yerlerde, tulum çalınıyor. Gaydaya benziyor. Sahilde, Rize'de kemençe çalınıyor.

Bu kadar kalorili yiyecekleri eritmek istiyoruz. Kavron yaylalarında yürüyüş yapacağız. 2 350 metre rakımdalar. Aşağı Kavron, yukarı Kavron var. Sisler altında. Hava oldukça serin. Ayder yaylasında, gelin tülü şelalesinin yanından geçiyoruz.





Kaçkar dağlarına geliyoruz. Kaçkar dağları, eko-turizm bölgesi. Fırtına vadisine giriyoruz. Kaçkar dağlarının en yüksek yeri 3 932 metre. Biz, 2 352 metresine çıkacağız. Kaçkar dağları, dünya doğal yaşam alanları arasında sayılı yerlerden biri. 25 tür endemik bitki var. Bu bitkiler, Kaçkar'dan başka yerde yetişmiyor. Milli park olarak koruma altında. Endemik bitkilerin dışında, yağışlı olması nedeniyle, sayılı bitkiler var. Yağışlı bulut kütleleri, yüksek dağları aşamıyor. Yağışı, kuzey yamaçlara bırakıyor. Nem ve su olan her yer yemyeşil.

Karadenizlilerde silah atma merakı var. Ardeşen, el yapımı silah üretiminde ileri gelenlerden. Önceleri, kaçak olarak yapmışlar. Sonraları bu işi resmileştirmişler. İki silah fabrikası kurmuşlar. İsmini ASİLSAN koymuslar. Ardeşen Silah Sanayi anlamına geliyor. İsmi ASELSAN'dan ilham almış olmalılar. Atmaca 53 modeli silah yapıyorlar ama, kılıfını satın alıyorlar. Bu nedenle, Ardeşenliler için, kılıfı silahtan daha önemli.

Yolda, çok ilginç bir tabelanın yanından geçiyoruz. Tabelada " Osmanlı alabalık tesisleri 100 metre geride " diye yazıyor. Başka bir deyimle, tabela tesisten daha sonra. Merak ediyoruz. Osmanlı alabalık tesislerinin sahibi Yusuf usta. Eskiden yalnız onun tesisi varmış. Gelenler, arkadaşlarına da tavsiye edermiş. Yeni gelenler, bu tesisin, Ayder'de olduğunu zannederlermiş. Tesisi görmeden Ayder'e giderlermiş. Bu olay çok tekrarlanınca, Yusuf usta, bir çözüm bulmuş. Bu tabelayı yerleştirmiş.




Fırtına vadisindeki yamaç evleri çok hoşumuza gidiyor. Buralarda yaşamak istiyoruz. Ayder'den sonra yol geçit vermiyor. Ayder - Kavron arasındaki 12 km'lik yolu tam 1 saatte aşıyoruz. Zorlu bir yolculuktan sonra, yemyeşil ormanların arasından geçerek Kavron'a varıyoruz.



Yöresel lezzetler sanki bizi kovalıyor. Kavron yaylasında " Firdevs ablanın muhlama evi " bizi karşılıyor. Yalnız çay içiyoruz. Çevrede keyifle otlayan inekleri seviyoruz. Yürüyüş yapıyoruz. Bir demet dağ çiceği topluyoruz. Bol, bol nefes alıyoruz. Oksijeni, ciğerlerimize tıka basa dolduruyoruz.

Yorgun ama mutlu, huzurlu bir şekilde, gece konaklamak üzere, Rize'ye dönüyoruz.

ALTINCI GÜN

Bugün Gürcistan'a gitmeyi planlıyoruz. Sabah erken kalkıyoruz. Çayeli, Pazar, Ardeşen, Hopa, Artvin, Kemalpaşa'dan geçiyoruz. Rize'den hareket ettikten 117 km sonra Sarp sınır kapısına geliyoruz. Yaklaşık yarım saatte, formaliteleri tamamlayıp, Gürcistan'a giriş yapıyoruz. Vize yok. Yalnız 15'er lira, yurtdışı çıkış harcı alıyorlar. Gürcistan'ın uluslararası adı Georgia.




14 km sonra Batum’a ulaşıyoruz. Havası Rize'ye benziyor. Batum, Acaristan otonom özerk bölgesinin başkenti. Batum'u Acaristan bölgesi olarak düşünmek gerekiyor. Bölgenin insanları gerçekten acar. Gürcistan'da 1946'dan beri zorunlu lise eğitimi yapılıyor. Bu nedenle evde el işi yapanlar yok. İkinci dünya savaşından beri bütün halkı en az lise mezunu. Gelir dağılımı çok bozuk. Kişi başı ortalama yıllık milli gelir 1900 dolar civarında. Özetle, bir bölgede, iki ülke var. Dini farklı, dili farklı, buna karşın gelenekleri aynı. Gürcistan'in başşehri Tiflis. Gürcüce Tibilisi diye söyleniyor. Batum, Kafkas dağlarının güney bölümünde. Zengin toprakları var. 7 000 yıllık bir tarihi var.

İçkileri çaça. % 80 alkollü boğma rakı. Sek içiliyor. Denemeye bile kalkmıyoruz. Dünyanın en kaliteli şarapları Gürcistan'da yapılıyor. Ne var ki, reklam sistemleri yok. Bu nedenle kendilerini tanıtamıyorlar.

Kafkasya'da tam 103 ayrı etnik grup ya da halk yaşıyor. En temel ayrışımı din ve dil. Gürcistan'da ise, 30'dan fazla etnik grup yaşıyor. Türkiye'de 10 milyon civarı, Kafkas kökenli insan yaşadığı sanılıyor. Hep beraber, bir bayrak altında yaşıyoruz.

Gürcü para birimi Lari. Lira'nın harflerinin yer değiştirdiğini hayretle görüyoruz. 1 lari: 110 kuruş. Kolaylık olsun diye 1 lari = 1 lira diye hesaplıyoruz. Gürcistan, bizden 1 saat ileride. Telefon sistemleri Geocell.

Herşeyin sonuna " i " koyunca, Gürcüce oluyor. Sarpi, Batumi; Çoruhi bunlara bir örnek. Türkçe'den, Gürcüce'ye geçen çok kelime var.

Karadeniz'de en temiz deniz, Sarp tarafında. Yol boyu uzanan, geniş plajlar görüyoruz.

Batum'a giderken, Çoruh nehrinin üzerinden geçiyoruz. Çoruh, Erzurum'dan doğuyor; Gürcistan'da denize dökülüyor. Batum, Çoruh nehrinin alüvyonları üzerine kurulmuş.

Batum'da çok az trafik ışığı görüyoruz. Merak ediyoruz. Önceleri trafik ışıkları varmış. Kimse uymuyormuş. Sonraları kaldırmışlar. Batum'da 4 ve 5 yıldızlı, yaklaşık 40 - 50 otelin inşaatı devam ediyor. Şehire girerken Dolphinarium'dan (yunus gösteri merkezinden) geçiyoruz. 200 000 nüfuslu Batum'da Dolphinarium olması ilgimizi çekiyor.




Gürcüce, hiçbir dil grubuna girmiyor. Dünyadaki 14 özgün alfabeden biri. Çok zengin. Her zaman istilaya uğramışlar. Gürcü kültürü, istila edenleri içine almış. Moğollar, Kıpçak Türkleri, Osmanlı Türkleri, Ruslar, Gürcistan'ı işgal etmiş.



Batum limanına bakan bir kahvede soluklanıyoruz.



Etrafımızdaki herkes, Karadeniz pidesini andıran, çok büyük boyutlu bir şey yiyor. Adının haçapuri olduğunu öğreniyoruz. Yumurtalı, peynirli, bir kalıp tereyağlı, büyük boy pide. Herkes kopararak, sabah kahvaltısı niyetine yiyor.



Ziyaretimize Botanik Parktan başlıyoruz. Dünyanın en büyük botanik parklarından biri. Tam 1.110 dönüm. Batum'da mikro klima var. Dar iklim bölgesi. Her nevi bitki yetişebiliyor. Botanik parkta, 3 500'u ağaç olmak üzere 5 500 bitki türü var. 100 yıllık bonsai'ler görüyoruz.



Bir dere yatağının üzerine devrilen ağacın dallarının her biri, birer ağaç olmuş. Fotoğraflıyoruz.



Öğlen yemeğinde, çok özgün bir sofraya oturuyoruz. Çeşit çeşit mezeler önümüze geliyor. Kızarmış patlıcan dilimlerinin arasına ve üzerine, çerkez tavuğu benzeri tarator sürülmüş. Tadı nefis.



Önümüze konan, mısır unundan yapılmış, kızarmış kroketleri yemeğe başlıyoruz. Bizi uyarıyorlar. Tekir balığı ile birlikte yemeliymişiz. Ayrıca tekir balığının üzerine dökmek için, hafif acılı, bol otlu, parfümlü bir de sos geliyor. Masada yok, yok. Tavada sote edilmiş mantarlar, az tuzlu peynirler, bol otlu salatalar, daha neler, neler önümüze diziliyor. Domuz olduğu için, et ikram etmiyorlar. Soğutulmuş, köpüren armut nektarı, sofrayı tamamlıyor. Sırf bu yemekleri yemek için bile Batum'a gelmeye değerdi diye düşünüyoruz.



Yemekten sonra, gezimize Ortodoks katedralini gezerek başlıyoruz.



Sanat müzesinde, orantısız resim sanatının ustalarından birinin eserine rastlıyoruz. Resmin adı " Süt sağan kadın ". Bize, kadın, inek ve evin orantıları yanlışmış gibi geliyor. Resmi Nico Pirosmani (1862-1918) yapmış. Nico, Salvador Dali'nin hayran olduğu ender ressamlardan. En çok tedavülde olan Gürcü parasi 1 larinin üzerinde, devlet başkanı değil, Nico Pirosmani'nin resmi var.



Hükümet meydanında (Medya Meydanında) Argonot’ların Altın Post efsanesini anlatan bir sütuna rastlıyoruz. Jason, Yunanistan'dan çıkıyor, Karadeniz'den geçiyor, Batum'a geliyor. Altın post, kralın kızının elinde. Jason esir düşüyor. Ne var ki, kralın kızı Jason'a aşık oluyor. Altın postu da alarak Yunanistan'a kaçıyorlar.



Kent meydanını geziyoruz. Bir sinemanin önünden geçiyoruz. Merkez Bankasını görüyoruz. Ermeni ustalığını yansıtan taş evi görüyoruz. Batum'deki tek camii, Orta camiiyi (1866) geziyoruz. Oradaki müslümanlarla selamlaşıyoruz.



Batum parkında, birer çay içiyoruz. Parktaki bambu ormanı ilgimizi çekiyor. Görüntülüyoruz.

Güneş batmak üzereyken Batum'dan ayrılıp, Rize'ye geri dönüyoruz.

YEDİNCİ GÜN

Bugün Uzungöl'e gideceğiz.

Önce Of'tan geçiyoruz. Of'un adı, Yunanca Ofisus, sonra Ofisis'ten geliyor. Yılan gibi kıvrımlı demek. Bu adın, yerleşim yeri ve ulaşım şartları nedeniyle verildiği sanılıyor. Solaklı deresi, yanımızdan akıyor. Çaykara'ya varıyoruz. Çaykara, 4 dağ arasına saklanmış bir Trabzon ilçesi. Adını çaydan almış.

Bugün bölgede yedinci günümüz. Artık, yörenin aksanı dilimize yerleşiyor. Biz de Karadeniz ağzıyla konuşuyoruz. Otiriyrum, biliyrum, geleyrum diyoruz.




Uzungöl'e giderken, kanlı virajlardan geçiyoruz. Uzungöl’ü, Soğanlı dağlarından akan Hardizan deresi yapmış. Uzungöl'den, Demirkapı yaylasına giden 16 km'lik yolu, 1 saatte alıyoruz. Yolda cok ilginç yapılar var. İki katlı ahşap dağ evinin yangın merdiveni de ahşaptan. Olsun, ne olur sanki ?



Demirkapı yaylasında yürüyüş yaptıktan, çay içtikten, yöre halkının sattığı divan perçemi, papatya, kekik, kuşburnu aldıktan sonra, tekrar Uzungöl'e dönüyoruz. Manzara tepesinde, panoramik fotoğraflar çekiyoruz.

Fatsa'ya doğru yola çıkıyoruz. Yolda bir çay fabrikasına uğrayıp, hem çayin nasıl işlendiğini görüyor, hem de çayın nasıl demleneceği konusunda bilgi alıyoruz.

Çay aslında, koyu kahverengi ya da bakır renginde oluyor. Simsiyah çayları almamak gerekiyor. Renklendirilmiş oluyor. Sağlıklı olmuyor. 150 ton yeşil çaydan, 30 ton kuru çay elde ediliyor. Oran 1'e 5 civarında oluyor. Poşet çay içilecekse, yapışkanla yapıştırılan poşetleri kullanmamak gerekiyor. Preslenmis çay poşetleri daha sağlıklı.

Çay demlemenin iki yöntemi var.

Birinci yönteme göre, alttaki çaydanlığa soğuk su, üstteki çaydanlığa yalnız kuru çay konur. Alttaki su kaynayınca, üstteki çaya, yalnız bir noktadan, sıcak su dökülür. Sıcak su, kuru çayın üzerinde gezdirilmez. Alt çaydanlığa biraz, örneğin bir çay bardağı, soğuk su konur. Çaydanlık hafif ateşte bırakılır.

İkinci yönteme göre, alttaki çaydanlığa da, üstteki çaydanlığa da soğuk su konur. Alt çaydanlık ısındıkça, üst çaydanlık da ısınır. Bu yöntemle yapılan çayın tadı daha güzel olur. Çay hiçbir zaman doğrudan haşlanmaz. Demlenmiş çayın tüketim süresi 30 dakika. Çay, yemeklerden hemen sonra değil, en az 45 dakika sonra içilmeli. Sabah kahvaltıda, açık çay içilmeli.

Çay ile ilgili bilgileri aldıktan sonra, yolumuza devam ediyoruz. Trabzon, Tonya, Tirebolu, Giresun, Ordu üzerinden Fatsa'ya geliyoruz. Tonya'da eskiden, eceli ile ölen pek olmazmış. Şimdi öyle değil.

Otele giriş yaptıktan 3 dakika sonra, bardaktan boşanırcasına bir sağnak başlıyor. Kara lahana çorbamızı, yağmur sesi eşliğinde içiyoruz.

SEKİZİNCİ GÜN

Bugün uzun bir gün olacak. 550 km yol yapmayı planlıyoruz. Yolculuğa, gene yağmurlu bir sabahta başlıyoruz. Bu yolculukta en az, hatta hiç kullanmadığımız eşyalar, güneş gözlüğü ve şapkamız oluyor. Bazen şapkamızı, yağmurdan korunmak için giyiyoruz.

" Yine yeşillendi fındık dalları,
Ne olacak, yarin halleri"

türküsü, dilimize dolanıyor. Tempo tutuyoruz. Ünye, Terme, Çarşamba'nın içinden, Yeşilırmak'ın üzerinden geçiyoruz. 7 gün önce bıraktığımız Samsun'a geliyoruz.

Ondokuz Mayıs ilçesinde Şerefeli saat kulesini görüyoruz. Hükümet konağı yapılırken, camiiyi yıkmışlar. Minareyi yıkmamışlar. Minareyi değerlendirebilmek için, üzerine saat koymuşlar. Böylece, Şerefeli saat kulesi ortaya çıkmış.

Bafra'dan geçiyoruz. Bafra bir delta ovasında. Kızılırmak'in beslediği, Türkiye'nin en büyük delta ovası. Yeşilırmak ve Kızılırmak, Sivas'ta, Kızıldağlar'dan doğuyor. Geçtikleri her yere can veriyorlar.

Orta Karadeniz'de tütün tarlalarını görmeye başlıyoruz. Anadolu'da tütünün ortaya çıkışı ile ilgili bir efsane söyleniyor. Amazonların, bir gelenekleri varmış. Savaşa giderlerken, uzun sarı saçlarını keserlermiş. Birgün, savaşa giderken, kestikleri saçları, tarlada bırakmışlar. Döndüklerinde, o tarlada, yeni bir bitkinin yetiştiğini görmüşler. Bunlar tütünmüş. Dikine kurutulan sergilerdeki tütünler, lüle, lüle kızıl bir kadın saçına benziyor. Mitoloji böyle diyor.

Sahil ilçesi Gerze'den sonra, ülkemizin en güzel yerlerinden biri olan Sinop'a giriyoruz. Geruze, günümüze Gerze olarak gelmiş. Sinop'ta günlerdir yüzünü görmediğimiz güneş, bizi bir yakalıyor, bir daha hiç bırakmıyor. Ülkemizin en kuzey noktası İnceburun da Sinop'ta. İsmi, mitolojiye dayanıyor. Irmaklar tanrısının kızı Sinope, güzeller güzeliymiş. Tanrıların tanrısı Zeus ise çok çapkınmış. Rivayete göre, Zeus, Sinope ile karşılaşmış. Aşık olmuş. Sinope hic yüz vermemiş. Zeus, ısrar etmiş. Sinope kesin kararlıymış. Zeus, aşık olduğuna inandırabilmek için, bu toprakları, Sinope'ye armağan etmiş.

Sinop, Karadeniz'in, özgün halini koruyan, ender kentlerinden biri. Bunun nedeni ise, ulaşımının zor olması. Sinop, ülkemizde trafik ışığı hiç olmayan tek şehir.

Millattan önce 300'lu yıllarda, Diyojen de burada yaşamış. Diyojen'in Büyük İskender'e, dile benden ne dilersen sözüne karşı "Gölge etme, başka ihsan istemem " dediği rivayet ediliyor.




Sinop'ta, tavsiye üzerine, çarpan (iskorpit) tava yiyoruz. Diğer seçenek olan, mantıyı gelecek sefere (!) bırakıyoruz.



Yolda yemek üzere, her cins nokul'dan birer adet alıyoruz. Nokul, yuvarlak sarılmış börek. Kıymalı, peynirli, patatesli olabiliyor. Hamuru farklı. Sinop'a özgü bir yiyecek.



Yemekten sonra, Ayhan Kotra'ya uğruyoruz. Tekne maketlerini görüyoruz. Ayhan usta, bize bir bilmece soruyor. 3 hakkınız var diyor. Yaşını bilmemizi istiyor. Üçüncü hakkımızda, yaşının 72 olduğunu buluyoruz. Armağan olarak, bir gemi maketi kazanıyoruz.



Sinop'a gelip, Hamsilos'u görmeden gitmek olmaz. Hamsilos, fiyord benzeri. Kuzey ülkelerinde, fiyordları buzullar oluşturmuş. Sinop'ta ise, Karadeniz, ana karayı vurarak, kayaları oymuş. Hamsilos'ta bol, bol fotoğraf çekiyoruz.

1 360 metrede, Dranaz geçidini aşarak, Boyabat'a iniyoruz. Fahriye abla şiirini yazan Ahmet Muhip Dranaz, soyadını buradan almış. Boyabat, Gökırmak tarafından sulanıyor. Pirinç yetiştiriliyor. Boyabat'ın pirinci meşhur.




Boyabat'ın köylerinde, bize ikram edilen hafif acılı, patatesli, sigara böreğini ve tulumba tatlısını iştahla yiyip, soğuk ayranı afiyetle içiyoruz.

Eski devirlerde, ticaret yapan kervanları korumak için hanlar yapılırmış. Hanlar, birbirlerinden yaklaşık 20 ila 40 km uzaklıklarda olurmuş. Bu mesafe, coğrafi şartlara göre, bir kervanın, bir günde alabileceği ortalama mesafeymiş. Zamanla, hanların etrafında yerleşim yerleri oluşmuş. Bugün de, bu yerleşim yerlerini ve bu ulaşım yollarını koruyoruz. Hanönü - Taşköprü - Kastamonu bunlara bir örnek. Taşköprü'nün sarmısağı meşhur.

Kastamonu'nun girişinde, çok eskiden bir tabela varmış. " Taş düşebilir, ayı çıkabilir " yazıyormuş. Kastamonu'da tomruk kesimi varmış. Tomruk kesimi, kışın da devam ediyormuş. Tomruklar devrilirken, ayı inine zarar verebiliyormuş. Ayı kızgın olabiliyormuş. Bu tabelanın, Kastamonulularla hiçbir ilgisi yokmuş.




Kastamonu’nun çekme helvası da meşhur.

Gece, Kastamonu'da konaklıyoruz.

DOKUZUNCU VE SON GÜN

Kastamonu'da güneşli bir sabah ile uyanıyoruz. Kaskalar (Gaztumanlah diye okunuyor), Hititlilere komşuymuş. Hititliler, Gaztumanlah'ı hiç mağlup edememiş. Kastamonu daha sonra, Paflagonya bölgesi olarak adlandırılmış. Kastamonu'daki evler çok güzel. Orta Karadeniz bölgesinde, bu mimari yapı yaygın.




Kastamonu Hükümet binasına geliyoruz. Osmanlı devleti sırasında, birçok bilim adamı yurt dışına gönderilmiş. Avrupa kültüründen etkilenen mimarlar, Osmanlı'da, barok eserler yapmaya baslamış. Daha sonra, Milli, ulusal akım başlamış. Buna " Öze dönüş " sanatı deniyor. Türk mimari öğelerini taşıyan eserler yaratılmaya başlanmış. İstanbul'daki Büyük Postahane, buna en güzel örneklerden biri. Kastamonu Valilik Binası da, bu eserlerden. Bu eserlerle, Osmanlı devletinin verdiği bir mesaj da var: " Biz hala yıkılmadık. Ayaktayız. "

Saat kulesindeki saatin de bir öyküsü var. Adı, sürgüne gönderilen saat. Saat, önceleri, Dolmabahçe sarayının yakınlarındaymuş. Rivayete göre, padişahın zevcesi, saatin gong sesiyle, çocuğunu düşürmüş. Abdurrahman Paşa, saati Kastamonu'ya getirmiş.

Hükümet Meydanında, Şerife bacı'nın anıtını ziyaret ediyoruz. Öyküsü biraz acıklı. Şerife bacı, Kurtuluş savaşında mücadele edenlerden. Kağnı arabasıyla, cepheye top mermisi taşıyormuş. Gece sevkiyat yaparken, soğuktan donarak ölmüş. Çocuğu kağnı arabasının üzerindeymiş. Sabahleyin çocuğun ağlayan sesi duyulmuş. Koşmuşlar, bakmışlar. Şerife bacı soğuktan donarak öldüğü halde, top mermilerinin üzeri battaniye ile örtülüymüş. Bu derece yüce bir kadınmış Şerife bacı !

Kastamonu'nun bir çok özellikleri var. Atatürk, şapka devrimini Kastamonu'da ilan etmiş. İzmir işgal edilince, ilk kadın mitingi, Kastamonu'da düzenlenmiş. Mehmet Akif Ersoy, İstiklal marşının sözlerini, ilk olarak Nasrullah camii'nde, bir cuma hutbesinde, Türk halkına duyurmuş.

Nasrullah efendi camiini, şadırvanını, hamamını, medresesini, çarşısını geziyoruz.




Yöresel lezzetler arasında, çekme helva (pişmaniye benzeri), Banduma, eğşi var. Ustasından, banduma'nın tarifini alıyoruz. Serme ekmek (saç ekmeği), hindi suyuna bandırılır. Üst üste konarak, kubbe şeklinde yapılır. Üzerine, hindi eti, ceviz ve tereyağ konur, afiyetle yenir. Tavsiye edilmez ama, hindi bulunamadığı zamanlarda, cok yağlı bir tavukla da yapılabilir. Eğşi ise, sulu bir pilav gibi. Çorba ile pilav arası. Kaşıkla yeniyor. Peruhi, bir diğer yöresel yemek. Mantı şeklinde. Hamurun içine, süzme yoğurt ve nane karışımı konuyor. Süzme yoğurt pişerken peynirleşiyor. Tereyağ ekleniyor. Peruhi, bir Selçuklu saray yemeğiymiş. Bükme ise, bir cins kapalı pide. İçinde, kavrulmuş kıyma, pazı yaprağı, rende peynir var.

Kastamonu'nun bir şehir efsanesi var. " Kastın neydi Moni ? " diye biliniyor. Bizans döneminde, bazı yerler, Osmanlılar tarafından işgal edilmeye başlanmış. Bir Türk komutan, Kastamonu'yu almak istemiş. Alamamış. Pusuya yatmış. Tekfurun kızı varmış. Adi Moni'ymiş. Komutanla Moni, birbirlerini sevmişler. Moni, Kastamonu kalesinin anahtarını komutana vermiş. Şehir düşmüş. Tekfur, kızına " Kastın neydi Moni, bana bunu yaptın ? " demiş.




Gezimizin son durağı Safranbolu. Safranbolu'ya hayran oluyoruz. Safranbolu'yu, 300 yıl önce, İon prensesi İodora kurmuş. Adi İodorapolis'miş. 395 yılına doğru, Roma imparatorluğu hakimiyeti altına girmiş. 1119'da, İkinci Kılıç Aslan gelmiş.

Safranbolu, korumacılığın en yoğun olarak kullanıldığı yer. 1975 yılında, Anıtlar Yüksek Kurulu, burayı sit alanı ilan etmiş. Aralık 1994'te, Unesco, burayı, Dünya miras şehri ilan etmiş. Yaklaşık 800 konak var. Eski Safranbolu, 600 metrede. Kışlık olarak kullanılıyor. Yeni Safranbolu 1250 metrede. Yazlık olarak kullanılıyor.

Konakların alt tarafı taştan yapılıyor. Burası hayat bölümü. Üst katlar ahşap yapılıyor. Evler, üst katlara doğru, dışarı çıkıntı yapıyor. Mimari yapı, sokağı daraltmıyor. Kastamonu'da 4 büyük höyük (şehir kalıntısı), 32 tümülüs (mezar) var.




Kaim Makamlar konağının içini geziyoruz. Adı sonradan, Kaymakamlar konağı olmuş. İlk katta, haremlik, selamlık var. Aile, normal şartlarda, bir arada yaşıyor. Haremlik, selamlık, misafir gelince oluyor. Haremlik ile selamlık arasında döner dolap var. İkramlar, haremlik tarafından döner dolapla geliyor. " Ne dolaplar dönüyor ! " deyimi de buradan geliyor. Eskiden, genç kızlar, döner dolaplarla, delikanlılara mektuplar yollarmış.



Elektrikli bir (golf) arabası kiralayarak, şehri dolaşıyoruz. Emzikli kayayı görüyoruz. Sokaklarda, kanalizasyon giderleri için bırakılmış delikli mermerleri keşfediyoruz. Cinci hocanın evini ve medresesini dolaşıyoruz. Hamamıni inceliyoruz.















Biz Karadeniz insanını da, en az Karadeniz kadar sevdik. Memleketimiz o kadar güzel ki !

Sevgili Karadeniz, her sey icin sana, binlerce kez tesekkur ederiz !

Orada bir köy var uzakta. O köy, bizim köyümüz ! Şair ne demiş ? Gitmediğiniz yerler, sizin değildir demiş.



3 yorum:

A. ATABERK dedi ki...

Sevgili Aydin Agabey,
Karadeniz gezi yaziniz cok ilginc.
GSLAAG'ye de yollamayi dusunur musunuz?
Saygilar,
Hatice Günay, 5 Ağustos 2008
---------------------------------
Sevgili Aydede;
Ben de çoktandir sesin çikmadigi için meraklanmaya ba$lami$tim. demek ki bu 4000 km'lik yolculukmu$ seni bizlerden uzak tutan... Ellerine saglik güzel bir röportaj getirmi$sin yolculugundan.
Hasretle gözlerinden öperim
Sava$ Manço, 5 Ağustos 2008
----------------------------------
Sevgili Aydin;
Valla helal olsun: yazini bir solukta okudum!.. Ellerine, dillerine saglik!.. her halde gelecek yaz bu yolculugu programa almak gerekecek In$allah!..
Gari$ ve Sevgi dileklerimle
Sava$ Manço 479,5, 5 Ağustos 2008
---------------------------------
Sevgili Aydın,
Seni gurme grubu work shop toplantısında tanımaktan bir kere daha serefyad oluyorum. Karadeniz gezin ve seyahatnamen muthiş.
Acaba bir tur ile mi gittin yoksa tamamıyle "A L'AVENTURE" MÜ.
Yani diğer bir deyişle gezi programnın nasıl hazırladın yanınızda bir rehber varmı idi.
Kendi arabanızla mı gittiniz. Biz de buralara gitmek istersek nasıl gideriz.
Sevgiler,
NEORAY AJI 101/102, 6 Ağustos 2008
---------------------------------
MERHABALAR AYDIN BEY, SÜPER BİR ALBÜM OLMUŞ.9 GÜNLÜK BİR GEZİ ANCAK BU KADAR GÜZEL ÖZETLENEBİLİR. ELLERİNİZE SAĞLIK...BÜYÜK ŞEHİRLERDE YAŞASAKTA...BİR YANIMIZ HEP ORALARDA OLACAK...SONSUZ TEŞEKKÜRLERRRRRRR.
ESEN KALIN
ŞÜKRAN DURGAN, 6 Ağustos 2008
----------------------------------
Aydin Bey'cigim,
Elinize dilinize saglik....sabah sabah yazinizla gune muthis bir baslangic yaptim. Tek kelimeyle ozetlemek gerekirse yazinizi Karadeniz'i gormus gezmis gibi hissettim kendimi...Boylesine guzel bir yaziyi bizlerle paylastiginiz icin sonsuz tesekkurler...
Onumuzdeki yillarda tatil planlarima kesinlikle Karadeniz'i koyuyorum. Tur ile gittiniz herhalde degil mi? Bir de kac kilo alarak dondunuz? ;)) Dogasiyla, yemekleriyle, tarihiyle Karadeniz gorelesi bir yer olsa gerek....
Dusundum de sizin gibi anilar yazmak cok keyifli olabilir... Yapmayi deneyecegim ;))
Sagliginiz neseniz hic bozulmasin hep boyle gezin dolasin ve bunlari bizimle paylasin ...
Sevgiler
Aysen Yılmaz,6 Ağustos 2008
---------------------------------
Aydin Beycigim gunaydin,
Mailinizi gece 2de okudum..
Harika yazmissiniz..
Gezi planlarimi degistirdiniz neredeyse... O kadar yol yapip, butun ayrintilari bize aktarmaniz, gercekten cok guzel... Size iyi dinlenmeler diliyorum 4000km. sonunda..
Sevgilerimle
Tatil plani yapmaktan vazgecen Tamer Yiğit, 6 Ağustos 2008
----------------------------------
Sevgili Aydin,
Sag salim dondugune cok sevindim.
Yazina bir goz gezdirdim ve tavsiyene uyarak yaziyi belgesel olarak kaydettim. Tek eksik bir harita sen onu da yaparsin. Savas'in dedigi gibi bize rehber olur.
Tekrar hosgeldin ve tekrar tesekkurler.
Melih Kayahan, 6 Ağustos 2008
---------------------------------
Aydın,
Tebrik ederim,çok güzel olmus.
Ben de 17 Agustos'ta Dogu gezisine çıkıyorum, bakalım seninki gibi derleme yapabilir miyim...
Kemal Suman, 6 Ağustos 2008
----------------------------------
Aydincigim hosgeldin.
Seyahat notlarini bizimle paylastigin icin cok tesekkurler. Gercekten dort dortluk bir gezi olmus. Hele Gurcistana gecip Batumu gezmekle ne kadar iyi yapmissiniz. Nefis fotograflar ve mukemmel anlatiminla bizlere de oralari bir an once gezmek ve o lezzetleri tatmak arzusunu (hatta tutkusunu) verdin. Ilk firsatta gidecegiz.
Sevgiler, selamlar,
Erdal Musoğlu, 6 Ağustos 2008
-------------------------------
Sevgili Aydın Ağabey,
Bizlere, oturduğumuz yerde güzel bir Karadeniz turu yaşattığın için teşekkür ederim. Gerek resimlerine gerekse akıcı anlatımına hayran oldum. Ama sanırım bizim de bunları yaşamamız, bu seyahati yapmamız şart.
Halim Akbaş, 6 Ağustos 2008
---------------------------------
Aydın Abi,
Çok çok güzel yazmışsınız, fotoğraflarda mükemmel.
Elinize sağlık. Geziyi yapmış hissettim.
Saygılar
Fazil Seyhanli, 106, 6 Ağustos 2008
---------------------------------
Aydin Bey süperrrrrrrrrr valla içim gitti,maalesef Sinop’a kadar olan kimsi biliyorum,umarim birgün gideriz,gitmis kadarda olduk sayenizde gercekten tesekkür ederim.
S.Ayse SINER, 6 Ağustos 2008
----------------------------------
Merhabalar Aydın Bey
Yazılarınız ve çektiğiniz resimler mükemmel olmuş. Tam olarak okuyamadım ama müsait olduğumda ilk işim detaylı incelemek olacak.
Ellerinize ve yüreğinize sağlık.
Sevgilerle...
Nuran Durgan, 6 Ağustos 2008
---------------------------------
Aydın Abi,
Bu sabah, mail’leri tararken, tabii, senin mesajını gördüm, ve sonuna kadar okudum. Ellerine sağlık, çok güzel bir anı olmuş. Bizlerle paylaşmanda ayrı bir güzellik.
Süha Doratlı 101, 6 Ağustos 2008
--------------------------------
Agabeylerim,
Aydin Agabey'inki kadar kapsamli olmasa da, gecen sene ben de cocuklarla benzer bir Karadeniz
turu yapmisdik. Yalni ben sadece bir rehber tutup, seyahat acentesi kullanmayip mumkun oldugunca da yerel, yayla otel veya evlerinde kalmistim.
Gercekten de gorulmesi sart olan bir bolge; ozellikle de Firtina Vadisi olaganustu.
Ben daha onceden de gidip cok memnun kalmadigim icin Uzungol'u programa almamistim; Ayder maalesef hergun biraz daha turistik hale geliyor ama Borcka Karagol ve onun ust tarafindaki yaylalar cok guzel.
Isteyenler icin rehberimizin bilgilerini gonderiyorum; kendisi cok keyifli, gercek bir Trabzonlu; Mustafa Akbulut (0 530 312 48 66)
Herkese simdiden iyi kesifler diyorum.
Ertan Akış, 110, 6 Ağustos 2008
----------------------------------
Aydın abiciğim sizi tanıdığımız için kendimizi çok şanslı hissediyoruz.Anlatımınız mükemmel bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşşekkür ederiz. Elinize kaleminize sağlık bedenen dösekde aklımız Karadenizin güzelliklerinde kaldı.Görüşmek dileyle sağlıklı hayırlı günler diliyorum.
Türkan Durgan, 6 Ağustos 2008
---------------------------------
Sevgili Aydin,
Yine mutevazi tavrini takinip beni sirkette 3,5 saat ekran basinda tutmayi basardin.
Bize sundugun fotograf sayisi web sitesinin rakamlarina gore 1025. Oyle 400 kusur falan degil.
Tabii az kaldi diye diye sonunu bulduk. Ama zevktende 4 kose oldum.
Eline saglik.
Sevgiler,
Melih Kayahan, 6 Ağustos 2008
--------------------------------
Aydın Ağbi,
Fotoğraflarla renklendirdiğin bu güzel yazından ve de önceki yazılarından soran sanan Aydın Çelebi desek de olur gibi geliyor. Gidecek olanlara çok güzel bir rehber olmuş ellerine sağlık.
Mehmet Önder 113, 6 Ağustos 2008
----------------------------------
Sevgili Aydin,
yazi ve resimlerine sööööyle bir göz attim, ama isten kovulmamak icin hemen GSL97 dosyasina
koydum. Söööyle bos ve keyifli bir zamanimda bakacagim. Cok ilginc cok tesekkürler. Biz de yakin bir gelecekte Karadeniz kiyilarimizi tanimayi düslüyorduk. Iyi rehber olacak.
Sevgilerimle
Mehmet Dirik, 6 Ağustos 2008
----------------------------------
Aydın abıden ozendım tatıl anılarını yazabılırım. Korcula adasındayız on gundur. Ucuz ve keyıflı oldugu ıcın yazmayı dusundum.
Halıl Akgul, 6 Ağustos 2008
--------------------------------
Sevgili Aydın,
Çok teşekkürler zahmetlerin için.
Sevgiler.
Erhan Keleşoğlu, 6 Ağustos 2008
-----------------------------------
Seni kutluyorum...Dolu dolu yaşamasını bilen bir insansın... Enerjine de hayranım. Fotograflar gerçekten çok güzel ve kusursuz... Bunda, biraz da kıskançlık psikozu ile, Nikon'un payı büyük diyeceğim geliyor ama ankadraj hatası bile yok...Kompozisyonlar çok çok iyi keyifle izledim...Yazıların tamamını okudum dersem inanma...5 yıllık kalkınma planıma aldım ama...
Taner Saka, 6 Ağustos 2008
----------------------------------
Aydin'cigim,
Bir defa daha 12'den vurdun...Bu seyahatnameyi yudum yudum icmek ve hazmetmek gerek...
Cok tesekkur ederim,boyle guzel bir eseri hazirlayip bana da yollamis olmana..Inbox'da uzun bir sure kalacak ve tekrar tekrar okuyacagim...
Basarilarinin devamini diler, saglikli ve mutlu gunler dilerim...
Yasar Tapan, 6 Ağustos 2008
---------------------------------
Aydin Ağabey,
Başima dertler açtin.
Hanım 101 den sinif arkadaşim Izci Bunyamin ve Burhan’in amca kizi, bak her yere gidiyoruz hala Karadenize goturmedin dedi…
Detay vermiyor kibarca geçiyorum…!!!
Ancak 2009 programi belli oldu.
Bir eksik var.
Batum’daki sofra… Adi Nedur? Sir midur?
Sanki kendimiz dolasmis gibi olduk. Keyif ve gipta ile okuduk. (Kiskançlik’in başka dildesu)
Kalinan yerler, fiyatlar ,başka detaylar var mu?
Haçan gideceguz da !!
Yolcu Imam dit Munir (Salih Münir Yaraş)101-106 (Giriş 1957-çikis 1974), 6 Ağustos 2008
---------------------------------
Selam Aydın bey nasılsınız resimler çok güzel yazınızıda okudum mükemmel olmuş ben çoğunu unutmuştum yazınız sayesinde hatırladım meğer ne çok yer gezmişiz.
eşinize çok selam.
Gülizar Büyük, 9 Ağustos 2008
----------------------------------
Merhaba
Abi çok güzel anlatmışsın,ben de 2-3 hafta evvel Rize Ayder yaylasında kaldım 1 hafta sonra diğer yaylalar,Sümele manastırı.. Bunları okumak çok keyifli oldu.
Haluk Sezgin maili için teşekkürler
Efe Cal, 25 Ağustos 2008
---------------------------------
Oh oh oh.
Ben bu yaziyi yeni okudum Aydin Bey. Ne guzel gezmissiniz! Yazinizi ikinci surum yesil cayimi icerken, bir cuma aksam uzeri, sakin kafa ile okuma keyfine vardim.
Ben yalniz dogu karadeniz'i gezeceksiniz saniyordum, bakiyorum Sinop, Kastamonu uzerinden Safranbolu bile yapilmis...
Karadeniz'i Samsun'a kadar gormustum, ancak siz esas merak ettigim dogu tarafini da gormussunuz, ne guzel.
Efendim dikkatimi celb etmedi degil, bu seyahatte tereyagin ayari biraz fazla kacmis galiba:)
Seattle'a geldiginizde size Kackar'larin kardes yesillerini gostermek umidiyle mesajimi noktaliyorum.
Kaleminiz hic tukenmesin, eylemlerinizi bekliyoruz...
Devrim Aslı Okurgan, 30 Ağustos 2008
---------------------------------
Tesekkurler Aydin bey.Epeyce emek verilmis bir dosya. Mutlaka yapacagimiz(kismetse) gezide isimize cok yarayacaktir.Gezi yapmasak da yapmis kadar olabiliriz sayende. Selamlar.
Ragıp Gürkan, 1 Eylül 2008
---------------------------------
Aydın Bey;
Ellerinize sağlık; oralar kadar güzel bir çalışma olmuş. Gitmiş kadar olduk. Methini hep duyardık, bir kere daha gördük ama henüz gidemedik oralara. İnşallah ileride. Bizlerle de bu çalışmayı paylaştığınız için teşekkür ediyoruz. Hoşcakalın.
Cenk Özçelik, 6 Ağustos 2008
----------------------------------

aslıhan köseoğlu dedi ki...

mrb ben aslıhan köseoğlu bir karadeniz bu kadar güzel anlatılır ilimizin bu kadar güzel olduğunu herkes görsün bu güzelliği koruyalım bu güzelik hiç bir yerde yok aydın bey ellerinize saglık süperrrrrrrr......

sinan kalafat dedi ki...

ne kadar da güzel anlatmışsınız ,bir masal okurcasına etkilendim emeğ,ze teşekkürler

Google
 

Sizlerden Gelenler ;

Sevgili Aydın; ağabeyin Mehmet'in Galatasaray Lisesinden sıra arkadaşıydım. Hatırlayacağını zannediyorum. Ayrıca bir de rahmetli Rahmi Ertin ortak dostumuzdu. Damadım ile kızımın sevgili amcaları idi. Uzun yıllar sonra, Mehmet'le buluştuk. İnşallah seninle de görüşürüz. Anılara Yolculuk siten, çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdan, hayallerimde bile unutulmuş güzellikleri yeniden yaşamamı sağladı. Eline ve o güzel yüreğine sağlık. Görüşmek dileğiyle. Sevgiler.


Altuğ İşmen, 1 Mart 2010


----------------------------------------------------


Sayın Aydın Ataberk,


Çok çok güzel olmuş ellerinize ve emeklerinize sağlık. Eski bir İhsan Çizakcalı olarak ayrıca şu anda merhum abeyimin de çizakcanın ilk öğrencilerinden olması dolayısıyla eski Bursa'yı ve okulumu, yazılarınızda tekrar yaşamış oldum. Size minnettarlığımı ve şükranlarımı sunar çalışmalarınızda başarılar dilerim.Saygılarımla


Erhan Kurtulan, Elk.Müh., 17 Aralık 2008


-------------------------------------------------------


Sevgili Aydin,



Muhtesem bir eser yaratmissin. Seni kutlarim. Beni Ekvator Gine'sindeki yamyamlarin arasinda aglatmayi basardin. Saatlerce tek tek butun belgelere baktim. Tombul yanaklarindan opuyor ve seni tekrar kutluyorum. Artik bu birikimleri koyacagimiz bir web sitemizin olmasi gerekiyor. Ben de onu organize edeyim. Senin bu muhtesem birikimlerinle cok guzel bir siteye sahip olacagiz. Yakinda www.gsl97.org aramiza katilacak.



Seni sevgiyle kucakliyorum.



Mahmut Melih Kayahan, 9 Aralık 2008


---------------------------------------------------------


Sizlere tesadufen ogrendigim Sn Aydin ATABERK tarafindan hazirlanmis bir site adresi iletiyorum. İzlemeniz tavsiye olunur, harika bir calisma olmus. Ellerine ve yuregine saglik....


Öznur Dere, 24 Eylül 2008


--------------------------------------------------------------Sevgili Aydın bey, anılara yolculuk Blogunuzu inceledim. İnanılmaz bir şey. Ne çok emek var. Ben sizden daha genç :) olduğum için eskiye ait yazı ve görüntülerin bir kısmını özel yaşantımdan hatırladım ama çoğunu da geçmişe olan özel ilgimden dolayı hatırladım. Çok duygulandım. Ne olur bu yaptıklarınızı daha çok insan duysun, sizi daha çok insan tanısın. Sizi tanıyan bir kişi olmak benim için ne şans. Sizi çok seviyorum. Saygılarımla,


Sıdıka Parlak, 24 Eylül 2008


-------------------------------------------------------------Aydin Bey Gunaydin ,



Ellerinize saglik, soyle bir goz atabildim henuz, ilk firsatta satir aralarinda kaybolmak isterim .



Ozellikle benim icin de sizi tanimak cok buyuk bir sans .



Saygilar, Sevgiler,



Sibel Birçiçek, 25 Eylül 2008


-------------------------------------------------------------Sevgili Aydın ağbey,



Bize tekrar muhteşem bir yolculuk yaptırdın güzel anılara.Ellerine sağlık ağbey bize böyle nefis güzellikler yarattığın için.


Sevgiler, saygılar



Sinan Acarel, 25 Eylül 2008


------------------------------------------------------------Sevgili Kardesim Aydin,



Candan tebrikler! Iyi ki boylesine guzel sunulan ve ozlem degeri yuksek anilarini bir gunlukte topladin ve e-postalarda kaybolmamalarini sagladin.



Daha nice 5000'lere! Gerek icerik gerek sunudaki nitelik ilgiyi kendisi yaratiyor. Ne mutlu bizlere, ayni ailedeniz!



Sevgilerle,


Tuncer Ören (1955), 26 Kasım 2008


-------------------------------------------------------------Aydın Bey günaydın



Sizi kutluyorum. Bu azminiz ve paylaşma isteginiz hiç eksilmesin, artsın….



Selamlar



Mustafa GEYVE, 26 Kasım 2008


---------------------------------------------------------------


GÜNAYDINLAR AYDIN ABİCİĞİM; NASILSINIZ?? "ANILARA YOLCULUKTA" DAHA 10 000'Cİ, 50 000'Cİ , 500 000'Cİ ZİYARETÇİLERE ULAŞMANIZ DİLEĞİYLE. BEN BÜTÜN KALBEMLE İNANIYORUMKİ AYDIN ABİMİN KALEMİNİN YALINLIĞI, SADELİĞİYLE ULAŞILABİLİR. YAZILARI OKURKEN DALIP BİR YERLERE GİTMEMEK İMKANSIZ.. SEVGİLER,SAYGILAR


Şükran Durgan, 26 Kasım 2008


---------------------------------------------------------------Sayin Aydin agabey



Boylesine guzel, degerli bir birikimi bir araya getirdiginiz ve bunu hazine degerindeki bir belgesellige donusturdugunuz için sizi kutlarim. Müzik dersini gösteren fotografta, sag basta yer alan muzik ogretmeni, Almanya'da muzik egitimi gormus, oglu da bir donem unlu bir fagotcu olan rahmetli Enver Haraçci hocamizdir. Karli kis gunlerinde, Ortakoy'de okulun onunden denize girer ve esasli bir sekilde yuzerdi.



Grand Cour'da hocalar maçini gosteren fotografin sag tarafinda en bastaki siyah formali adi yazilmamis ogretmen de, Galatasaray Ilkokulu yavrukurtlari baskurtu ve de 1950'li 60'li yillarda Ortakoy'de ogretmenlik yapmis olan Huseyin hoca'dir.



Saygilar, sevgiler



Turgay Tuna 102, 26 Kasım 2008


------------------------------------------------------------Sevgili Aydin Kardesim,



Gercekten bir "online GS müzesi" yaratmisin, eline saglik ve tebrikler !



Ender Enön ( 94 x1962), 26 Kasım 2008


-------------------------------------------------------------Çok güzel, çok sevindim.. Tebrik ederim Aydın Bey.



Çok çok daha fazla kişiye ulaşması dileğiyle. Çünkü gerçekten çok güzel bir çalışma.



Sevgi ve Saygılarımla



Gizem Ertürk, 26 Kasım 2008


------------------------------------------------------------Sayın Aydın Ataberk,


Doğum yerim Bursa anılarına yaptığım gezintide, sizin de benim gibi halamın gelin gittiği konakta kurulan "Özel Yeni Okul"dan mezun olduğunuzu öğrendim. Yalnız ben 1957 mezunuyum.... Ne yazık ki daha sonra kurulan İhsan Çizakça Kolejinin kapandığını öğrendim. Merhum İhsan ve merhume Süheyla Çizakça'nın ruhları şad ve mekanları cennet olsun!Selamlarımla,


Beyza Üntuna, 28 Kasım 2008


Türkiye Cumhuriyeti, Atina-Pire Başkonsolosu


-------------------------------------------------------------



Sevgili Aydın agabey ;


Henuz sadece ıkı bolumu okudum . Ikıncı bolum ozel ılgı alanıma gıren oyuncaklardı . Gecmıse donup o yokluktakı zenginliklerimizi hatirlamak çok güzel . Bir kez daha tesekkür ederim . Bence oyuncak dostu ve oyuncak müzesinin kurucusu sevgili Sunay Akın'la temasa geçip O'nun da sitene ulaşmasini saglarsan çok mutlu olacaktir .Sevgi ile kalin


Bünyat AKIN(104-106 V.S.), 14 Şubat 2008


------------------------------


Degerli Kardeşim



Erol Günaydın ın arkasındaki ben Mehmet Ali ve yanımda Özer Berkay dan tebrikler,selamlar,sevgiler,ellerinize saglık.Özer Berkay ve ben GSLAAG den ayrıldık,resimde gördügünüz oturan GS a hizmet eden üç kardeşimize madalya ve plaket verdik.Tahminen 40 ın üstünde agabeyimiz,okul müdürümüz Meral Mercan ,kıymetlı GS lılar bu madalya ve plaketleri aldılar. Resim o tören sırasında çekildi.



Bilgisayar kullanmada cok acemiyim,ancak daha çok gencim yaşım 73 yavaş yavaş öğreneceğim...



Lütfen gslaag ye girin,orada devrelere girin,gsl55.free.fr dan hatıralara girin 2 sahife Necdet Mahfi Ayral ın kızı Jeyan hanımefendinin bana hediye ettiği üç albüm resim ve efemeraları tetkik edin.Bunlarıda dilerseniz kullanabilirsiniz.



İyi günlerde görüşmek dileklerimle.



M Ali Zeren, 17 Şubat 2008


----------------------------------


Aydin agabey,



Dun gslaag sitesinde, yazilarinizda gezindim. Site harika, yazilariniz enfes, onlari toplanmis ve guzel sunulmus gormek icimi isitti. Hem sitenizin hem yazilarinizin duyurularini tekrar tekrar yapmaliyiz orada. Yapacagiz zaten. Dun bunu dusundum. Ilk olanakta ben de gerekeni yapacagim. (ilk vaktim oldugunda yani, affedin beni bu nedenle)



Saygilarimla.



Gün ARUN 113, 25 Şubat 2008


-----------------------------------



Aydin Bey merhaba


Hazirladiginiz sitenin öncelikle Bursa sayfasini, daha sonra da müzik sayfalarini ve digerlerini inceledim. Paylastigimiz noktalari da gördüm. Böyle bir ise zaman ve emek harcamak, bunlara derlemek takdire sayan. Sizi kutluyor ve tüm günlerinizin bu sekilde verimli olmasini diliyorum. Selamlar.Mustafa GEYVE, 2 Mart 2008


-------------------------------


Sayin Ataberk,



Blogunuz cok hosuma gitti.



22 sene evvel biraktigim dunyanin en guzel sehri Istanbul'u bana tekrar gezdirdiniz.



tesekkur ederim



selam ve saygilarla



David Hasday



New York, 7 Mart 2008


-----------------------------------


Sayın Ataberk,



Biraz önce oğlumun haber vermesiyle sitenize baktım. Elinize sağlık, kutluyorum. Ben de, unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş güzelliklerin arayışı, duyurulması çabasındayım. Blogunuzda sergilediğiniz bilgilere, belgelere kendi genelağ yerimde yer vermek, beni, ziyaretçilerimi pek sevindirecek, mutlu edecek. Bilmem izninizi alabilir miyim?



Bu arada belirteyim, ilgilendiğim konular arasında dilimiz, müzik, yazın, sinema önde geliyor. Sinemayla ilgili bir kitabım (http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=110695 ), araştırma yazılarım, senaryolarım, öykülerim vb. var. Bir göz atabilirseniz, http://www.ilgilik.net/ size bir fikir verebilir sanıyorum.



Başarılarınızın artarak sürmesi dileğiyle selamlarımı, saygılarımı sunuyorum.



İnal Karagözoğlu, 10 Mart 2008


----------------------------------



Aydın Abi,



Tesadüfen



”Anılara Yolculuk”



Bloguna takıldım.



Bir defada keşfedilemez.



Dönüp dönüp bakacağım.



Teşekkürler.



Çok yaşa emi.



Sevgiler,



A.Şeref Türkmenoğlu, 22 Mart 2008


-----------------------------


Emeklerinize saglik, cok guzel olmus. Bir IEL ve ITU mezunu olarak da ayrica gurur duydum:) Saygilarimla,



Aydin Gurel, 23 Nisan 2008


-------------------------


Merhaba Aydın Bey,



Anılarda yolculuk sayfalarında gezinirken çocukluğuma gittim 4-5 yaşlarındaydım ve ilk defa film makinası görüyordum,İstanbul'dan Niyazi Dayı gelmişti ,Seher Nenemin kireç badanalı duvarına bir bez gerildi ve sizin eşinizin ve çocuklarınızın görüntüleriydi izlediklerimiz.Babanız parmaklarımı tutar birşeyler yapar hep eksik sayardı parmaklarımı onu güleryüzlü ve kocaman bir adam olarak hatırlıyorum çocukluğumdan.



Ben kimmiyim? ben Ümit Arıcan'ın küçük kızı Safinaz'ım,her ne kadar hiç tanışmamış olsakta selamlar sevgiler...



Safinaz KAROL, 31 Ekim 2008


-------------------------------



Ağbi bu güzel sayfalarına bakmak saatlerimi aldı. Yapması kim bilir ne kadar zaman ve emek gerektirmiştir.Ailem 1965'de Bursaya taşınmıştı. Abdal Köprüsünün 5-6 ev yakınına. Heryer gibi oralar da artık tanınmaz olmuş. O yıllarda köprü sayfandaki (daha önce görmediğim) o resmine benziyordu gene az çok.Güzel günler...


Murat Kalınyaprak 109, 1 Ekim 2008


------------------------------------



Aydın Bey sitenizi ziyaret ettim ve çok mutlu oldum. Lakin kendi çocukluğunun oyuncaklarını hatırlayıp bunu konu edip bugünün kuşaklarına aktaran maalesefki çok az büyüğümüz var. Yine maalesef ki geçmişe ait belleğimiz, sanki o güzelim oyuncakların yerine geçen modern oyuncaklarla birlikte yitip gitmaktedir.Aydın Bey, ben TRT çocuk televizyonu için eski ("Dedemin Oyuncağı) oyuncaklarımızı konu eden bir programın yapımcısıyım. Televizyonumuz Ekimde yayın hayatına başlayacaktır. Hazırlayacağım programda komuğumuza oyuncakla ilgili malzemeleri hazırlayarak ya da konuğumuzun desteğiyle; onun çocukluğunda yer etmiş bir oyuncağın yapım aşaması anlatımlı olarak gerçekleştirilecektir. Bu konuda önerilerinizi paylaşmanız bizi sevindirecektir. Yapımını bildiğiniz bir oyuncak varsa ve bunu bizimle program çekimiyle paylaşırsanız çok memnun oluruz. Şimdiden desteğiniz ve oyuncaklara olan duyarlılığınız için teşekkür ederiz, saygılar sunarız.


Engin Yıldız, 21 Eylül 2008


---------------------------------


Aydın bey günaydın,



sitenize meraktan hemen buradan bir göz attım. detaylı olarak evden bakacağız tabii. ellerinize ve yüreğinize sağlık diyorum. eski bursa ve istanbul resimleri çok ilgimi çekti. anlatımlarınızı da okuyacağım . tekrar teşekkürler. saygılarımızla,



Cenk Özçelik, 13 Şubat 2008 çarşamba


-------------------------------


Aydin Bey supersiniz !!!! tebrikler.



Ayşe Siner, 13 Şubat 2008 çarşamba


--------------------------------


Cok guzel. Super bir ani derlemesi. Size cok tesekkurler.Sanki o gunleri yasamis gibi hissettim. Sonsuz sevgi ve saygilarimla



Ali Rıza Tuğluk, 13 Şubat 2008 Çarşamba


----------------------------------


Harika bir site tebrikler tebrikler Aydın beyciğim cok yararlı ve enteresan. Bu sitenizinden faydalanabilecek ve memnunlukla takip edecek dostlar var acaba onlara da izninizle adresinizi iletebilirmiyim ?



Sevgiler ve tüm bu güzel şeylerin devamını getirmeniz dileyiğle



Fügen Evren, 13 Şubat 2008 Çarşamba


------------------------------------


Sevgili Aydın Ağabey;



Çok güzel bir site olmuş.Ellerinize sağlık ve teşekkürler. Saygılar.



Ahmet Dikencik, 13 Şubat 2008 Çarşamba


----------------------------------



Aydın Beycigim ,



bir ara sakin bir zamanda fırsat bulup okumak o güzel anlatımız esliginde kahvemi yudumlarken sizinle beraber gecmiste yolculuk yapmak isterim. Simdiden elinize, yureginize ve super hafızanıza saglık. Sevgilerimle



Özlem Şenkoyuncu, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------


Sevgili Aydın beyciğim merhaba.



Anılara yolculuk'ta İstanbul'un o eski günlerini sanki yeniden yaşıyormuş gibi keyif aldım. Biliyorsun ben GS lı değilim. 1970 Maçka mezunuyum. O yıllarda İstanbul bir başkaydı.



Geçen sene Sirkeci'deki Orient ekspres'te yaptığımız Eski dostlar yemeğine Yenikapıdan Sirkeciye yürüyerek gelmiştik.Bu yürüyüşten büyük keyif almıştım. Eski günleri ya'dederek beraberce yürümüş ve eski günleri anımsamıştık.



Anılara yolculuk için teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim.



Harun Masatoğlu, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------------


Aydin bey,



henuz tamamini okuyamadim ama okudugum bolumler ve fotograflar cok guzeldi.Elinize saglik. Selamlar



Sevgül Alper, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------


Ellerine saglik çok guzel olmus



Ali Meriçboyu, 13 Şubat 2008 Çarşamba


---------------------------------



Ben de Aydın abimiz nerelere kayboldu diyordum. meğer yoğun bir çalışma içindeymiş. Blog'unuzu inceledim, çok beğendim. Yorum bile yazdım. Hayırlı olsun blogunuz.



Çok güzel olmuş. Ellerinize, emeğinize sağlık. Ben de sizden gelen mailleri güzelce derleyip, bir directory açıp saklamaya çalışıyordum. Ama böylesi çok daha güzel oldu ve size çok yakıştı. Sevgiler,



Yelda Dürüşken, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------



Merhaba Aydin bey,



Dun sayfaniza hizli bir bakis attim, simdi biraz daha bakacagim. Cok guzel olmus ellerinize saglik



Oldukca emek harcamissiniz. Harika gorunuyor



Sevil İnci Cankurt, 15 Şubat 2008 Cuma


---------------------------



Nefis bir arşiv..paylaştığınız için teşekkürler..Saygılar..



Ayfer Çırak, 15 Şubat 2008 Cuma


----------------------------------



Sevgili Ataberklerimiz Bu kadar güzel resimleri bulmak eskiyi bizlere yaşatmak breh breh (Bu aferin demektir.)Ben torunlarla Erim babamla meşgul olduğu için of günümde temiz bir nefes oldu.Her ikinizide öpüyoruz ilk fırsatta buluşmak dileğiyle. Nur. Erim dede(artık amca değil.)



Nursal Tarhan, 15 Şubat 2008 Cuma


------------------------------


Ozenle hazirlanmis bir blog...Teknik olarak kusursuz..Her sayfasini dikkatle okumak gerek...Hazirlayanin eline saglik...



Yorumkar, 12 Şubat 2008


--------------------------------------


Aydın Ataberk'in eseri, beni de çok etkiledi.


Ahmet Kuzucu, 26 Subat 2008 salı