Okul günlerimiz, gençlik yıllarındaki anılarımız ...

Merhaba, yazılarımı paylaşabilirsiniz, sonuçta paylaşmak için yazıldılar... Ancak lütfen emeğe saygı gösterin, isimsiz kullanılmalarına müsade etmeyin.

İlginize teşekkür ederim.


Gençliğimizdeki filmler

Bir önceki yolculuğumuzda, gençliğimizdeki yerli müzikleri incelemiş, kulaklarımızda kalan ezgileri yeniden dinlemiştik.

Bugün çok büyük boyutlu bir konuya el atacağız. Gençliğimizdeki film tutkusunu dile getireceğiz.

Biz sinema tutkunuyduk !

Şarkı sözlerinde olduğu gibi, gençliğimizde, orta okul yıllarında, bir çoğumuzun "Sinema defteri" vardı. Oraya filmlerle ilgili fotoğraflar, sevdiğimiz, aşık olduğumuz aktrislerin, kendimizi yerine koyduğumuz artistlerin resimlerini yapıştırır, seyrettiğimiz filmlere kendimizce "yıldızlar" verirdik. Hatırlıyor musunuz ? O defterleriniz hala duruyor mu ?

Şimdi, hep birlikte, yeniden sinemaya gideceğiz. Karanlık salonlara ya da beyaz perdeye döneceğiz. Yabancı filmleri izleyeceğiz. Yerli filmleri anacağız. Konumuz o kadar büyük ki ! Bu kadar geniş bir konuyu, bu kadar kısıtlı bir yere, bakalım, nasıl sığdıracağız ? Zaten bizim, antoloji yapmak gibi bir hedefimiz yok. Sadece, gençliğimize dönelim, o günleri yaşayalım istiyoruz. Ne dersiniz ? Yeniden gençliğimizdeki sinemalara gidelim mi ?




Beyoğlu sinemalarına giden yol, Galatasaray'dan başlardı

Orta okul ve lise yıllarımızda, sinema bizim en önemli eğlencemizdi. O günlerde televizyonun esiri olmadığımız için, bizim dünyamız, sinemalardı. Beyoğlu sinemalarının çoğu, lisemiz ile Taksim arasına sıralanmışlardı. İstanbul'da sinema deyince Beyoğlu, Beyoğlu deyince de akla ilk İstiklal caddesi gelirdi. Beyoğlu'nda sinemaya gitmek ayrıcalıktı. Çarşamba ve cumartesi günleri, öğleden sonra seanslarını kaçırmazdık. Pazar günleri ise, herkes kendi semtindeki, sinemalara giderdi. Yeni başlayacak (vizyona girecek) birçok filme bir hafta öncesinden bilet alınırdı. Şimdi olduğu gibi, internet ortamı olmadığından, bilet almak için sinemaya kadar gitmek gerekirdi. Sinemaların, bilet gişelerinin etrafında ise, mutlaka karaborsacılar bulunurdu. Karaborsacılar, biletleri daha önceden almış olurlar, sizin gitmek istediğiniz seansta yer yoksa, bilet fiyatına biraz komisyon ekleyerek, size satarlardı. Karaborsacıları hatırlıyor musunuz ?


Emek Sineması girişi


Emek Sineması- fuaye

Galatasaray'dan başlayarak Taksim'e doğru yürürken, ilk önce Atlas sinemasıyla karşılaşırdınız. Biraz daha ilerleyip, sağa sokağın içine dönerek Yeni Melek sinemasına giderdiniz. Cadde üzerinde, Rüya sineması sizi çağırırdı. Caddenin solundaki sokağa girince, Emek (eski adi Melek, bina Emekli Sandığına ait olduğu için, sonradan adı Emek olarak değiştirilmiş) ve Yeni Ar sinemaları (şimdiki adı Sinepop) bulunurdu. Ar sinemasının hemen yanındaki Bab Kafeterya'ya da uğramadan geçemezdiniz. Bab Kafeterya'da, bozuk para ile çalışan, 45'lik plak çalan, müzik kutusu bulunurdu. Bab Kafetraya'da önce tepsinizi alır, beğendiğiniz yemekleri seçer, kasada parasını öder, koltuklu masalara otururdunuz. Bir seferinde Altan Erbulak'la birlikte oturmuştum. Hemen yanımdaki beyaz kutulu sigara paketinin üzerine imza atmasını rica etmiştim. Şimdi, kimbilir nerededir o sigara paketi ! Taksim' e doğru devam ederseniz, Saray ve Lüks sinemalarını görürdünüz. Fransız Konsolosluğuna gelmeden Lale sinemasını, karşısında, o zamanın en genç sinemaları olan Fitaş ve Dünya sinemalarını bulurdunuz. Taksim'e çıkmadan, Sıraselviler caddesinin hemen başında da Venüs (eski Taksim) sineması bulunurdu. Saray, Emek sinemaları başta olmak üzere, sinemalarda konserler de verilirdi. MFÖ'yü, ilk Fitaş sinemasında izlemiştim (büyük salon Fitaş mıydı, Dünya mıydı ?). O dünyalar güzeli Elhamra sinemasını da anımsayalım. Elhamra'nın lüks locaları ve koltukları vardı. Kültür merkezi ve tiyatro olarak da hizmet veriyordu.



Sinema salonlarının bir ritüeli vardı. Önce, pirinç çerçeveli camekan arkasındaki yaşlı bayandan biletinizi alırdınız. O satıcılar, neredeyse, yıllar yılı hiç değişmezlerdi. Sinema ile bütünleşmişlerdi. Sonra, kapı girişinde kontrol olur, biletinizi kestirip fuayeye girerdiniz. Fuaye, sinema salonu kadar önemliydi. Son dakika gelmediyseniz, fuayede biraz zaman geçirmek adettendi. Duvardaki büyük boy afişlere bakardınız. Arkadaşlarınızla biraz sohbet ederdiniz. Fuayede, hiç yüksek sesle konuşulmazdı. Bağırılıp, çağırılmazdı. Orada, ağır bir hava vardı. Bir köşede duran büfeden gazoz ya da "Sinalco-cola", "Grappe-fruits" gibi, zamanın modası olan sodalı içeceklerden alırdınız. Eğer yanınızda kız arkadaşınız varsa, fuayede bir sigara yakardınız. Derken "Gong" çalardı. Emek sinemasının, altın sarısı perdesi, alttan başlayarak, büzüle büzüle yukarıya doğru kalkardı. Bu arada, salonun lambaları söner, projektörler, perdeyi aydınlatırdı. Görsel bir şölendi. West Side Story filmini, Emek Sinemasında seyretmiştim. Gençlerin tel örgüye çıkma sahnesinde, salonun her tarafından, şıkır, şıkır metale tırmanma sesleri gelmişti. Bazı önemli filmleri kaç defa seyrettiğini arkadaşlarınıza sorardınız.


Atlas Sineması bileti, 1968

Sinema, büyük bir endüstriydi. Kapıda bilet kontrolcuları, salonda yer göstericileri, antrakta (arada) dondurma benzeri Kasato ya da Frigo, içecek olarak Fertek gazozu satıcıları, yukarıdaki küçük odada makinistleri, karaborsacıları, hatta arada bir gördüğümüz patronlarıyla, başlı başına bir sektördü. Antrakta, satıcılar, tek kollarıyla tuttukları tahta bir tepsiye alttan, bozuk para ile vurur "Frigo-buz, frigo-buz" diye seslenirlerdi.

Bilet ile birlikte size bir de yer kuponu verilirdi. Yer kuponları, bilet satıcısının yanında durur, oradan yırtarak, bilete eklerlerdi. Önden ya da en arkadan yer istediğinizi önceden söylemeliydiniz. Çok geç kalmışsanız, salon da doluya yakınsa, birlikte gelen arkadaşlar, ayrı ayrı yerlere oturmak zorunda kalırlardı. O günlerin, sinema deyimlerini bugün bile günlük hayatımızda kullanıyoruz. "Balkondan bakanlar" Yeni Melek gibi sinemaların en üst balkonuna oturup, sesleri hiç çıkmayanlardı. "Parterdekiler" sinemanın zemin katındaki salonunda oturanlardı.


Film makinası

Eğer üst balkonda, en arka sıralarda oturuyorsanız, film makinasının çalışma sesini hafiften duyabilirdiniz. Arkanızdaki duvarda bulunan, küçük bir pencereden çıkan ışık huzmesi, uzakta, bütün perdeye yayılırdı. Siz, yanlışlıkla, o pencerenin önünden geçecek olursanız, perdede sizin gölgeniz oynardı. Filmin heyecanına kapıldıktan sonra, artık o sesi duymazdınız. Siz de filmin içine giriverirdiniz.


35mm film

Sinemalarda oynayan 35 mm'lik film şeridinin kısa bir bölümüne baktığınızda, sanki karelerdeki bütün resimler aynı olurdu. Ama, onu bir elinizle göz hizanıza tutup, öbür elinizle hızla yukarıya çektiğinizde, görüntü hareketlenirdi.

Lise sonlara doğru, lisemizin konferans salonunda, bir şiir günü düzenlemiştik. Rahmetli Işık Bozkurt ve sevgili Mehmet Karafakıoğlu ile birlikte yeni şiir akımını sunacaktık. Bu söyleşiye, görsel bir katkı olabilmesi için, Sirkeci'deki birçok sinemanın makinistini ziyaret ettim. Onlardan, kullanmayıp, kenara attıkları bölümleri rica ettim. Elimde bir tomar film şeridi olmuştu. Uğraştım, didindim, onları asetonla birbirine yapıştırdım. Yapıştırdığım bölümlerin, birbirleriyle hiç ilgisi yoktu. Tevfik Fikret salonundaki söyleşi gününde, karartılmış salonda biz "yeni akım"dan şiirler okurken, perdede de, benim hazırladığım film gösterilmeye başladı. Yeni şiir akımındaki şiirleri anlaması zaten zordu; perdedeki görüntü de bir dereden, bir tepeden olunca, görüntü ve şiir, birbirlerini pek bütünledi. İzleyiciler ne yaptı, onu ise hiç bilmiyorum.


Makinist

Makinistler, filmi başlattıktan sonra, ilk bobin bitinceye kadar, daha başka deyimle antrakt (ara) oluncaya kadar, rahatlardı, keyiflerine bakarlardı. Bu arada, film kopabilir, netliği bozulabilir ya da sesi kısılabilirdi. Salondaki herkes, hep bir ağızdan "Makiniiiiiiiiist, ses" diye bağırırdı. Yetmezdi, ıslık çalardık. Neden sonra, makinist uyanır, arızayı giderirdi. Ama, bu arada, esas oğlan kızı öpmüş müydü, katil pencereden atlamış mıydı, Bengal kaplanı Mihrace'yi yemiş miydi, onu kaçırırdık.
 

Alkazar sinemasının girişi


Tavan süslemeleri

Eski sinema salonlarının her biri, neredeyse, birer sanat eseriydi. Atlas sineması, saray gibiydi. Alkatraz sinemasının (önceleri ismi Elektra'ydı) girişinde, heykeller, oymalar sizi karşılardı. En eski yapılardan biriydi. Emek sinemasının perdeleri, insanı büyülerdi. Daha niceleri ..... hepsi, sinemayı bir sanat ve hayal dünyasına dönüştürürdü.
 

İnci Pastanesi profiterolü

Beyoğlu'nda sinemaya gitmek ana amacımız olmasına rağmen, bu konunun bir dizi tamamlayıcısı vardı.
Henüz öğle yemeği yememişseniz (ki genellikle öyle olurdu), ya Levent büfe'ye gidip, acı hardallı sosisli bir sandviç yiyecektiniz, ya amerikan salatası eşliğinde kadın budu köfteli bir sandviç alacaktınız, ya da paranız varsa (o, hiç olmazdı) Hacı Salih gibi biraz daha nezih lokantalara gidecektiniz. Sinema çıkışına kadar bekleyemeyecekseniz, hemen yemek sonrasında İnci Pastahanesi'ne uğrayıp, profiterol kaşıklayacaktınız. İstiklal caddesinde bazen, çift kapaklı, beyaz tahta kutuları kollarına takarak dolaşan lahmancunculara da rastlardınız. Saray Muhallebicisi'ne gitmek de Beyoğlu'nun gelenekleri arasındaydı. İki katlı salonu vardı. Keşkül, tavuk göğsü, muhallebi derken iyice doyardınız.
Daha, sinema saatine vakit varsa (bu saat hiç değişmezdi, 14.15 ya da 14.30 seansına giderdik), "Topal Saim" ya da "Tivoli" salonlarında, biraz langırt ya da tilt oynayabilirdiniz. Rahmetli Bülent Duran arkadaşım tilt makinalarına sarı 25 kuruşluk yetiştiremezdi (Rahmet içinde yatsın). Yeni Melek sokağında Pasifik Büfe vardı. Atlantik Büfe de uğrak yerlerimizden biriydi. Atlantik Büfe'de, sosisi tabakta yerdiniz. Yanında, patates tava ya da pilav olurdu.

Biraz daha delikanlıysanız, Çiçek Pasajı'nda Arjantin bira içerdiniz (çekerdiniz). Haftalık kırtasiye ihtiyacınızı, bu arada halletmeliydiniz. Sonra, sinema saati gelirdi.

Saat 16.30 gibi çıkışta ise, hepimizin üzerine tatlı bir hüzün çökerdi. Gün bitmiş, okula geri dönme saati gelmiş olurdu. Ağır, ağır yola koyulurdunuz. Hala yiyecek yeriniz varsa, bir büfede ambalajsız olarak satılan, meşhur, Beyoğlu çukulatalarından bir baton alırdınız. Suarelere pek gidemezdik. Hafta içinde olanak bulamazdık. Hafta sonlarında ise, çalışacak derslerimiz olurdu.


John Wayne

Canım bir türlü bu fotoğrafı küçültmek istemedi. Madem sinemadan konuşuyoruz, o havayı sizlere yeniden yaratmam lazımdı. Dev ekran değilse bile, büyük boyutlu bir fotoğraf, sizi o eski günlere götürebilirdi. İşte John Wayne, bütün haşmetiyle atının üzerinde. Ne günlerdi onlar ! Biz de seyrettiğimiz kovboylarla birlikte dört nala, Arizona çöllerini dolaşır, kızıl derililerle savaşırdık.



İnsanlar yaşadıkça

Başlangıçta, filmler siyah-beyaz olurdu. Başka türlüsünü bilmediğimiz için, bunu hiç yadırgamazdık. Daha, sonra, renkli filmler çıktı. Çıktı dediğime bakmayın, birden bire değil, yavaş yavaş çıktılar. Ne mi demek istiyorum ? "Kısmen renkli" filmleri hatırlıyor musunuz ? Zeki Müren de filmlerini kısmen renkli çekmeye başlamıştı. Film siyah beyaz başlar, şarkı bölümlerine geldiği zaman, birdenbire renklenirdi. O bölümleri, seyrederken, nefesimizi tutardık.

İsterseniz, şimdi, Eski Sinemalar isimli güzel şiire bir daha kulak verelim. Bakın, Attila ilhan bize nasıl sesleniyor ?

Eski sinemalar

Karanlığa dağılan o çocuk ben miyim
Beni mi kovalıyor tabancalı adamlar
Issız sarayların güngörmez prensiyim
Yalnızlığımı belki de aşk tamamlar
Bilmek zor hangi filmin neresindeyim
Ne yapsam içimde o eski sinemalar

Galiba tahtabacak korsan gemisindeyim
Prensesler cariyem akdeniz bana dar
Günlerdir Teksas`ta eşkiya izindeyim
Hızlı tabanca çeken üstüme kim var
Tarzan zor durumda yetişmeliyim
Ne yapsam içimde o eski sinemalar

Kanlı bir sarışınla Şanghay trenindeyim
Takma kirpiklerinde hülyalı dumanlar
Yabancılar lejyonu`nda fransız teğmeniyim
Belki harp divanından idamım çıkar
Bitmiyor nedense başlayan hiçbir film
Ne yapsam içimde o eski sinemalar

Attila İlhan


Robert Taylor 1938


Quo vadis?

Robert Taylor, müthiş bir adamdı. Hepimiz onu tanırdık. Quo Vadis filmi, belki de bizi latince ile tanıştıran ilk olaydı. Başlangıçta "Quo Vadis"in ne olduğunu anlayamamıştık. Sonraları, tam tercümesinin "Nereye gidiyoruz ?" , yorumunun ise "Bu işin sonu ne olacak ?" demek olduğunu öğrendik. Quo Vadis filmini, Çemberlitaş sinemasında seyrettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Roma'nın alevler içinde yandığı sahne bizi çok etkilemişti. Nasıl etkilemesin, film, alır bizi içine çekerdi. O anı, o olayları yaşardık.


Rüzgar gibi geçti

Rüzgar Gibi Geçti, dillerden düşmeyen, dünyayı saran bir filmdi. Biraz uzundu ama, savaş, aşk, nefret, kin, düşmanlık, duygu ....her şey vardı. Bu filmden de aklımda kalan, gerçekten yukarıdaki afişteki fondu. Uzakta, şehir alev alev yanıyor, biz uzaklardaki bu şehri görmüyor ama göğün kızıllığı karşısında derin derin iç çekiyorduk. Müthiş bir sahneydi.


Doktor Jivago

Doktor Jivago ! Kimbilir kaç defa seyrettim ? İlk defa 1984 yılında Paris'te staj yaptığım sırada seyrettim. O zaman, filmler, günü gününe Türkiye'ye gelmezdi. Bazen 6 ay, çoğu zaman 1 yıl sonra gelirdi. "Sinemaya gitmek istiyorsan, güzel bir film başladı" dedi dostlarım. Oralarda, önceden bilet alamıyorsunuz. Karaborsayı önlemek için, her seansın bileti, saatinde satılıyor. Ben de kuyruğa girdim. Daha Dr Jivago filminin konusunun ne olduğunu bilmiyordum. Ön yargısız, salona girdim. Derken, film başladı (Bu arada filmin, doğal olarak, alt yazısız olduğunu da söylemeliyim). Derken müthiş bir müzik ruhumun derinliklerine işledi. İki aşk arasında kalan Ömer Şerif'in kimi tutması gerektiğine karar veremedim. Olağanüstü kar sahneleri, dev ekranda beni büyüledi. Hele şu en son sahne ! Ömer Şerif, pardon Dr Jivago, tramvayda giderken, yıllardır aradığı kadını kaldırımda yürürken görüyor, tramvay kadının yanından geçiyor, Dr Jivago seslenmek, el etmek için çırpınıyor ............ ve kalbi bu heyecana dayanamayarak yığılıp kalıyor ! Olacak şey miydi bu ! Tam da yakalamışken ! Film bittiğinde, ben hala yerimde oturmuş, buğulu gözlerle beyaz ekrana bakıyordum.


Ben-Hur

Ben-Hur da dev prodüksiyonlardan biriydi. Muhteşemdi. Sonraları birkaç defa daha televizyondan seyrettim ama, ne yalan söyleyeyim, bir filmi televizyondan seyretmek, Leonardo da Vinci'nin bir eserini pul üzerinde seyretmekle eşdeğer. O karanlık salon, o büyük ekran, o ses düzeni bambaşka. Gerçek sinema keyfi, sinema salonlarında yaşanmalı. Şimdi ise, her akşam, televizyonlarda, en 10'a yakın film karşımıza geliyor ama o an, etrafınızdaki seslerden ve olaylardan, film kendi başına oynuyor, biz, göz ucuyla takılıyoruz.


Yasak Gezegen

Hepimiz gizemli filmlere bayılırdık. Bilim kurgu ile bir kere tanışmıştık, artık ondan vazgeçemezdik. Baytekinler artık hayatımızdaydı. Bugünkü teknolojinin yanında, o günün filmleri çok komik kalabilirdi. Olsun, biz, 36 kışım, tekmili birden filmler seyretmeye alışmıştık. Yasak Gezegen, Star Wars'tan çok önce hayatımıza girmişti.
Bazı sinemalarda, iki film birden oynardı. Siz, asıl görmek isteyeceğiniz filmin saatini iyi ayarlamalıydınız. Çoğu zaman, birinci filmin yarısında girilir, ikinci film seyredilir; sonra birinci filmin başı seyredildikten sonra çıkılırdı.
Sinemalarda oynayan filmler kadar, asıl film başlamadan önce oynayan "Pek yakında" , "Gelecek program" ya da reklamlar çok ilgimizi çekerdi.





Yabancı film afişleri


Yazlık sinema

Okul döneminde kaçırdığımız filmler olursa, onları, "yazlık sinema"larda seyrederdik .Yazlık sinema ? Ne güzel günlerdi onlar ! Bazen, haftanın her günü, ayrı bir yazlık sinemaya giderdik. Yazlık sinemaların tahta iskemleleri rahatsız olurdu. Oturduğumuz yer yakınsa, kollarımızın altına minderlerimizi, ellerimize çekirdeklerimizi alır giderdik. Yazlık sinemalarda, çekirdek "çıtlatmak" serbestti. Bu da büyük bir özgürlüktü. Hafif bir rüzgar, bizi serinletirdi. Hatta bazen üzerimize giyecek bir şeyler alırdık.
1973'te Oyak-Renault'da işe başlamıştım. Yazları Mudanya'ya yakın, Burgaz'da otururduk. Bir akşam, çocukları ve komşuların çocuklarını alarak "Jaws - Denizin Dişleri" filmini seyretmeye gittik. Her yer doluydu. Oturacak bir iskemle aradım. Bir kenarda, bozuk ve kırık iskemleler üst üste yığılmıştı. Onlardan almak istedim. Hatırlarsanız, iskemlelerin sırası bozulmasın diye, beşerli, altışarlı, arka ayaklarından uzun bir tahtaya çivilenirlerdi. Oradaki iskemleler de öyleydi. Onları almak isterken, bir iskemle, arkasındaki çivili tahta ile birlikte kafama düştü. Birden başımdan kanlar akmaya başladı. Üstümdeki giysi kanlar içinde kalmıştı. Ev çok yakındı. Çocukları orada bırakıp, üstümü değiştirmek için, eve geldim. Jaws filmi zaten korkunçtu; herkes kanlar içinde kalıyordu. Ben de seyircilerin arasında kanlar içinde dolaşırken, herkes çok korkmuş olmalı.
Yazlık sinemalar, yakın zamanlara kadar vardı; şimdi onlar da tarihin derinliklerine gömüldüler. Sinemanın mertliğini televizyon bozdu.


Yerli film afişleri


Ayhan Işık


Muzaffer Tema


Türkan Şoray


Vahi Öz

Yerli filmlerin de tadı bir başkaydı. Cahide Sonku'nun "Kahveci Güzeli", Ayhan Işık'ın "Şimal Yıldızı", Fikret Hakan'ın "Dokuz Dağın Efesi", Nedret Güvenç ve Muzaffer Tema'nın "Hıçkırık"ı, Belgin Doruk'un "Küçük Hanımefendi"si, Sezer Sezin'in "Şoför Nebahat"i, Eşref Kolçak'ın "Bir Şoförün Gizli Defteri", Çolpan İlhan'ın "Zümrüt"ü unutulmayanlar arasındaydı.
Ayhan Işık, Türkan Şoray, Belgin Doruk, Filiz Akın, Muzaffer Tema, Erol Taş, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Ediz Hun.... daha niceleri, bizim aileden biri olmuşlardı. Vahi Öz'ün komik halleri, hepimizi güldürürdü. O yıllarda, yerli filmleri, artistler seslendirmezdi. Seslendirmeler sonradan yapılırdı. "N'ayır, n'olamaz" gibi, zihnimize kazınan ses mimikleri olurdu. Vahi Öz'ün Mualla'sıyla başı hep belaya girerdi.




Metin Oktay

Antremanlarda, okulumuzda ağırladığımız değerlerden, büyük futbolcu Metin Oktay da yerli filmler furyasına katılmış, gençliğinde filmler çevirmişti.


Dünyayı Kurtaran Adam Cüneyt Arkın

Bir süredir CNBC televizyonunda, perşembe akşamları bir dizi oynuyor: 24. Ajan Bauer dünyayı kurtarmaya çalışıyor. Galiba beşinci bölümü izliyoruz. Hafta içindeki reklamlarında da, "Bir kişi, dünyayı kaç defa kurtarabilir ?" diye tanıtılıyor. Oysa, bizim Cüneyt Arkın'ımız, o günlerde dünyayı çoktan kurtarmıştı ! Sen bir tanesin Malkoçoğlu, sen bir tanesin Karaoğlan !
-----------------------------------------------
Bugünkü sohbetimizin de sonuna geldik. Bugün, gençliğimizdeki filmlerin ve sinema salonlarının arasında dolaştık. Bütün sinemalara, bütün filmlere bakabildik mi ? Böyle bir iddiamız yoktu. Amacımız, sadece eski günlerdeki yaşantımızdan bir kesit sunmaktı. Biz yalnız, sizlerle biraz sohbet etmek istedik.


Hiç yorum yok:

Google
 

Sizlerden Gelenler ;

Sevgili Aydın; ağabeyin Mehmet'in Galatasaray Lisesinden sıra arkadaşıydım. Hatırlayacağını zannediyorum. Ayrıca bir de rahmetli Rahmi Ertin ortak dostumuzdu. Damadım ile kızımın sevgili amcaları idi. Uzun yıllar sonra, Mehmet'le buluştuk. İnşallah seninle de görüşürüz. Anılara Yolculuk siten, çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdan, hayallerimde bile unutulmuş güzellikleri yeniden yaşamamı sağladı. Eline ve o güzel yüreğine sağlık. Görüşmek dileğiyle. Sevgiler.


Altuğ İşmen, 1 Mart 2010


----------------------------------------------------


Sayın Aydın Ataberk,


Çok çok güzel olmuş ellerinize ve emeklerinize sağlık. Eski bir İhsan Çizakcalı olarak ayrıca şu anda merhum abeyimin de çizakcanın ilk öğrencilerinden olması dolayısıyla eski Bursa'yı ve okulumu, yazılarınızda tekrar yaşamış oldum. Size minnettarlığımı ve şükranlarımı sunar çalışmalarınızda başarılar dilerim.Saygılarımla


Erhan Kurtulan, Elk.Müh., 17 Aralık 2008


-------------------------------------------------------


Sevgili Aydin,



Muhtesem bir eser yaratmissin. Seni kutlarim. Beni Ekvator Gine'sindeki yamyamlarin arasinda aglatmayi basardin. Saatlerce tek tek butun belgelere baktim. Tombul yanaklarindan opuyor ve seni tekrar kutluyorum. Artik bu birikimleri koyacagimiz bir web sitemizin olmasi gerekiyor. Ben de onu organize edeyim. Senin bu muhtesem birikimlerinle cok guzel bir siteye sahip olacagiz. Yakinda www.gsl97.org aramiza katilacak.



Seni sevgiyle kucakliyorum.



Mahmut Melih Kayahan, 9 Aralık 2008


---------------------------------------------------------


Sizlere tesadufen ogrendigim Sn Aydin ATABERK tarafindan hazirlanmis bir site adresi iletiyorum. İzlemeniz tavsiye olunur, harika bir calisma olmus. Ellerine ve yuregine saglik....


Öznur Dere, 24 Eylül 2008


--------------------------------------------------------------Sevgili Aydın bey, anılara yolculuk Blogunuzu inceledim. İnanılmaz bir şey. Ne çok emek var. Ben sizden daha genç :) olduğum için eskiye ait yazı ve görüntülerin bir kısmını özel yaşantımdan hatırladım ama çoğunu da geçmişe olan özel ilgimden dolayı hatırladım. Çok duygulandım. Ne olur bu yaptıklarınızı daha çok insan duysun, sizi daha çok insan tanısın. Sizi tanıyan bir kişi olmak benim için ne şans. Sizi çok seviyorum. Saygılarımla,


Sıdıka Parlak, 24 Eylül 2008


-------------------------------------------------------------Aydin Bey Gunaydin ,



Ellerinize saglik, soyle bir goz atabildim henuz, ilk firsatta satir aralarinda kaybolmak isterim .



Ozellikle benim icin de sizi tanimak cok buyuk bir sans .



Saygilar, Sevgiler,



Sibel Birçiçek, 25 Eylül 2008


-------------------------------------------------------------Sevgili Aydın ağbey,



Bize tekrar muhteşem bir yolculuk yaptırdın güzel anılara.Ellerine sağlık ağbey bize böyle nefis güzellikler yarattığın için.


Sevgiler, saygılar



Sinan Acarel, 25 Eylül 2008


------------------------------------------------------------Sevgili Kardesim Aydin,



Candan tebrikler! Iyi ki boylesine guzel sunulan ve ozlem degeri yuksek anilarini bir gunlukte topladin ve e-postalarda kaybolmamalarini sagladin.



Daha nice 5000'lere! Gerek icerik gerek sunudaki nitelik ilgiyi kendisi yaratiyor. Ne mutlu bizlere, ayni ailedeniz!



Sevgilerle,


Tuncer Ören (1955), 26 Kasım 2008


-------------------------------------------------------------Aydın Bey günaydın



Sizi kutluyorum. Bu azminiz ve paylaşma isteginiz hiç eksilmesin, artsın….



Selamlar



Mustafa GEYVE, 26 Kasım 2008


---------------------------------------------------------------


GÜNAYDINLAR AYDIN ABİCİĞİM; NASILSINIZ?? "ANILARA YOLCULUKTA" DAHA 10 000'Cİ, 50 000'Cİ , 500 000'Cİ ZİYARETÇİLERE ULAŞMANIZ DİLEĞİYLE. BEN BÜTÜN KALBEMLE İNANIYORUMKİ AYDIN ABİMİN KALEMİNİN YALINLIĞI, SADELİĞİYLE ULAŞILABİLİR. YAZILARI OKURKEN DALIP BİR YERLERE GİTMEMEK İMKANSIZ.. SEVGİLER,SAYGILAR


Şükran Durgan, 26 Kasım 2008


---------------------------------------------------------------Sayin Aydin agabey



Boylesine guzel, degerli bir birikimi bir araya getirdiginiz ve bunu hazine degerindeki bir belgesellige donusturdugunuz için sizi kutlarim. Müzik dersini gösteren fotografta, sag basta yer alan muzik ogretmeni, Almanya'da muzik egitimi gormus, oglu da bir donem unlu bir fagotcu olan rahmetli Enver Haraçci hocamizdir. Karli kis gunlerinde, Ortakoy'de okulun onunden denize girer ve esasli bir sekilde yuzerdi.



Grand Cour'da hocalar maçini gosteren fotografin sag tarafinda en bastaki siyah formali adi yazilmamis ogretmen de, Galatasaray Ilkokulu yavrukurtlari baskurtu ve de 1950'li 60'li yillarda Ortakoy'de ogretmenlik yapmis olan Huseyin hoca'dir.



Saygilar, sevgiler



Turgay Tuna 102, 26 Kasım 2008


------------------------------------------------------------Sevgili Aydin Kardesim,



Gercekten bir "online GS müzesi" yaratmisin, eline saglik ve tebrikler !



Ender Enön ( 94 x1962), 26 Kasım 2008


-------------------------------------------------------------Çok güzel, çok sevindim.. Tebrik ederim Aydın Bey.



Çok çok daha fazla kişiye ulaşması dileğiyle. Çünkü gerçekten çok güzel bir çalışma.



Sevgi ve Saygılarımla



Gizem Ertürk, 26 Kasım 2008


------------------------------------------------------------Sayın Aydın Ataberk,


Doğum yerim Bursa anılarına yaptığım gezintide, sizin de benim gibi halamın gelin gittiği konakta kurulan "Özel Yeni Okul"dan mezun olduğunuzu öğrendim. Yalnız ben 1957 mezunuyum.... Ne yazık ki daha sonra kurulan İhsan Çizakça Kolejinin kapandığını öğrendim. Merhum İhsan ve merhume Süheyla Çizakça'nın ruhları şad ve mekanları cennet olsun!Selamlarımla,


Beyza Üntuna, 28 Kasım 2008


Türkiye Cumhuriyeti, Atina-Pire Başkonsolosu


-------------------------------------------------------------



Sevgili Aydın agabey ;


Henuz sadece ıkı bolumu okudum . Ikıncı bolum ozel ılgı alanıma gıren oyuncaklardı . Gecmıse donup o yokluktakı zenginliklerimizi hatirlamak çok güzel . Bir kez daha tesekkür ederim . Bence oyuncak dostu ve oyuncak müzesinin kurucusu sevgili Sunay Akın'la temasa geçip O'nun da sitene ulaşmasini saglarsan çok mutlu olacaktir .Sevgi ile kalin


Bünyat AKIN(104-106 V.S.), 14 Şubat 2008


------------------------------


Degerli Kardeşim



Erol Günaydın ın arkasındaki ben Mehmet Ali ve yanımda Özer Berkay dan tebrikler,selamlar,sevgiler,ellerinize saglık.Özer Berkay ve ben GSLAAG den ayrıldık,resimde gördügünüz oturan GS a hizmet eden üç kardeşimize madalya ve plaket verdik.Tahminen 40 ın üstünde agabeyimiz,okul müdürümüz Meral Mercan ,kıymetlı GS lılar bu madalya ve plaketleri aldılar. Resim o tören sırasında çekildi.



Bilgisayar kullanmada cok acemiyim,ancak daha çok gencim yaşım 73 yavaş yavaş öğreneceğim...



Lütfen gslaag ye girin,orada devrelere girin,gsl55.free.fr dan hatıralara girin 2 sahife Necdet Mahfi Ayral ın kızı Jeyan hanımefendinin bana hediye ettiği üç albüm resim ve efemeraları tetkik edin.Bunlarıda dilerseniz kullanabilirsiniz.



İyi günlerde görüşmek dileklerimle.



M Ali Zeren, 17 Şubat 2008


----------------------------------


Aydin agabey,



Dun gslaag sitesinde, yazilarinizda gezindim. Site harika, yazilariniz enfes, onlari toplanmis ve guzel sunulmus gormek icimi isitti. Hem sitenizin hem yazilarinizin duyurularini tekrar tekrar yapmaliyiz orada. Yapacagiz zaten. Dun bunu dusundum. Ilk olanakta ben de gerekeni yapacagim. (ilk vaktim oldugunda yani, affedin beni bu nedenle)



Saygilarimla.



Gün ARUN 113, 25 Şubat 2008


-----------------------------------



Aydin Bey merhaba


Hazirladiginiz sitenin öncelikle Bursa sayfasini, daha sonra da müzik sayfalarini ve digerlerini inceledim. Paylastigimiz noktalari da gördüm. Böyle bir ise zaman ve emek harcamak, bunlara derlemek takdire sayan. Sizi kutluyor ve tüm günlerinizin bu sekilde verimli olmasini diliyorum. Selamlar.Mustafa GEYVE, 2 Mart 2008


-------------------------------


Sayin Ataberk,



Blogunuz cok hosuma gitti.



22 sene evvel biraktigim dunyanin en guzel sehri Istanbul'u bana tekrar gezdirdiniz.



tesekkur ederim



selam ve saygilarla



David Hasday



New York, 7 Mart 2008


-----------------------------------


Sayın Ataberk,



Biraz önce oğlumun haber vermesiyle sitenize baktım. Elinize sağlık, kutluyorum. Ben de, unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş güzelliklerin arayışı, duyurulması çabasındayım. Blogunuzda sergilediğiniz bilgilere, belgelere kendi genelağ yerimde yer vermek, beni, ziyaretçilerimi pek sevindirecek, mutlu edecek. Bilmem izninizi alabilir miyim?



Bu arada belirteyim, ilgilendiğim konular arasında dilimiz, müzik, yazın, sinema önde geliyor. Sinemayla ilgili bir kitabım (http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=110695 ), araştırma yazılarım, senaryolarım, öykülerim vb. var. Bir göz atabilirseniz, http://www.ilgilik.net/ size bir fikir verebilir sanıyorum.



Başarılarınızın artarak sürmesi dileğiyle selamlarımı, saygılarımı sunuyorum.



İnal Karagözoğlu, 10 Mart 2008


----------------------------------



Aydın Abi,



Tesadüfen



”Anılara Yolculuk”



Bloguna takıldım.



Bir defada keşfedilemez.



Dönüp dönüp bakacağım.



Teşekkürler.



Çok yaşa emi.



Sevgiler,



A.Şeref Türkmenoğlu, 22 Mart 2008


-----------------------------


Emeklerinize saglik, cok guzel olmus. Bir IEL ve ITU mezunu olarak da ayrica gurur duydum:) Saygilarimla,



Aydin Gurel, 23 Nisan 2008


-------------------------


Merhaba Aydın Bey,



Anılarda yolculuk sayfalarında gezinirken çocukluğuma gittim 4-5 yaşlarındaydım ve ilk defa film makinası görüyordum,İstanbul'dan Niyazi Dayı gelmişti ,Seher Nenemin kireç badanalı duvarına bir bez gerildi ve sizin eşinizin ve çocuklarınızın görüntüleriydi izlediklerimiz.Babanız parmaklarımı tutar birşeyler yapar hep eksik sayardı parmaklarımı onu güleryüzlü ve kocaman bir adam olarak hatırlıyorum çocukluğumdan.



Ben kimmiyim? ben Ümit Arıcan'ın küçük kızı Safinaz'ım,her ne kadar hiç tanışmamış olsakta selamlar sevgiler...



Safinaz KAROL, 31 Ekim 2008


-------------------------------



Ağbi bu güzel sayfalarına bakmak saatlerimi aldı. Yapması kim bilir ne kadar zaman ve emek gerektirmiştir.Ailem 1965'de Bursaya taşınmıştı. Abdal Köprüsünün 5-6 ev yakınına. Heryer gibi oralar da artık tanınmaz olmuş. O yıllarda köprü sayfandaki (daha önce görmediğim) o resmine benziyordu gene az çok.Güzel günler...


Murat Kalınyaprak 109, 1 Ekim 2008


------------------------------------



Aydın Bey sitenizi ziyaret ettim ve çok mutlu oldum. Lakin kendi çocukluğunun oyuncaklarını hatırlayıp bunu konu edip bugünün kuşaklarına aktaran maalesefki çok az büyüğümüz var. Yine maalesef ki geçmişe ait belleğimiz, sanki o güzelim oyuncakların yerine geçen modern oyuncaklarla birlikte yitip gitmaktedir.Aydın Bey, ben TRT çocuk televizyonu için eski ("Dedemin Oyuncağı) oyuncaklarımızı konu eden bir programın yapımcısıyım. Televizyonumuz Ekimde yayın hayatına başlayacaktır. Hazırlayacağım programda komuğumuza oyuncakla ilgili malzemeleri hazırlayarak ya da konuğumuzun desteğiyle; onun çocukluğunda yer etmiş bir oyuncağın yapım aşaması anlatımlı olarak gerçekleştirilecektir. Bu konuda önerilerinizi paylaşmanız bizi sevindirecektir. Yapımını bildiğiniz bir oyuncak varsa ve bunu bizimle program çekimiyle paylaşırsanız çok memnun oluruz. Şimdiden desteğiniz ve oyuncaklara olan duyarlılığınız için teşekkür ederiz, saygılar sunarız.


Engin Yıldız, 21 Eylül 2008


---------------------------------


Aydın bey günaydın,



sitenize meraktan hemen buradan bir göz attım. detaylı olarak evden bakacağız tabii. ellerinize ve yüreğinize sağlık diyorum. eski bursa ve istanbul resimleri çok ilgimi çekti. anlatımlarınızı da okuyacağım . tekrar teşekkürler. saygılarımızla,



Cenk Özçelik, 13 Şubat 2008 çarşamba


-------------------------------


Aydin Bey supersiniz !!!! tebrikler.



Ayşe Siner, 13 Şubat 2008 çarşamba


--------------------------------


Cok guzel. Super bir ani derlemesi. Size cok tesekkurler.Sanki o gunleri yasamis gibi hissettim. Sonsuz sevgi ve saygilarimla



Ali Rıza Tuğluk, 13 Şubat 2008 Çarşamba


----------------------------------


Harika bir site tebrikler tebrikler Aydın beyciğim cok yararlı ve enteresan. Bu sitenizinden faydalanabilecek ve memnunlukla takip edecek dostlar var acaba onlara da izninizle adresinizi iletebilirmiyim ?



Sevgiler ve tüm bu güzel şeylerin devamını getirmeniz dileyiğle



Fügen Evren, 13 Şubat 2008 Çarşamba


------------------------------------


Sevgili Aydın Ağabey;



Çok güzel bir site olmuş.Ellerinize sağlık ve teşekkürler. Saygılar.



Ahmet Dikencik, 13 Şubat 2008 Çarşamba


----------------------------------



Aydın Beycigim ,



bir ara sakin bir zamanda fırsat bulup okumak o güzel anlatımız esliginde kahvemi yudumlarken sizinle beraber gecmiste yolculuk yapmak isterim. Simdiden elinize, yureginize ve super hafızanıza saglık. Sevgilerimle



Özlem Şenkoyuncu, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------


Sevgili Aydın beyciğim merhaba.



Anılara yolculuk'ta İstanbul'un o eski günlerini sanki yeniden yaşıyormuş gibi keyif aldım. Biliyorsun ben GS lı değilim. 1970 Maçka mezunuyum. O yıllarda İstanbul bir başkaydı.



Geçen sene Sirkeci'deki Orient ekspres'te yaptığımız Eski dostlar yemeğine Yenikapıdan Sirkeciye yürüyerek gelmiştik.Bu yürüyüşten büyük keyif almıştım. Eski günleri ya'dederek beraberce yürümüş ve eski günleri anımsamıştık.



Anılara yolculuk için teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim.



Harun Masatoğlu, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------------


Aydin bey,



henuz tamamini okuyamadim ama okudugum bolumler ve fotograflar cok guzeldi.Elinize saglik. Selamlar



Sevgül Alper, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------


Ellerine saglik çok guzel olmus



Ali Meriçboyu, 13 Şubat 2008 Çarşamba


---------------------------------



Ben de Aydın abimiz nerelere kayboldu diyordum. meğer yoğun bir çalışma içindeymiş. Blog'unuzu inceledim, çok beğendim. Yorum bile yazdım. Hayırlı olsun blogunuz.



Çok güzel olmuş. Ellerinize, emeğinize sağlık. Ben de sizden gelen mailleri güzelce derleyip, bir directory açıp saklamaya çalışıyordum. Ama böylesi çok daha güzel oldu ve size çok yakıştı. Sevgiler,



Yelda Dürüşken, 13 Şubat 2008 Çarşamba


-------------------------------



Merhaba Aydin bey,



Dun sayfaniza hizli bir bakis attim, simdi biraz daha bakacagim. Cok guzel olmus ellerinize saglik



Oldukca emek harcamissiniz. Harika gorunuyor



Sevil İnci Cankurt, 15 Şubat 2008 Cuma


---------------------------



Nefis bir arşiv..paylaştığınız için teşekkürler..Saygılar..



Ayfer Çırak, 15 Şubat 2008 Cuma


----------------------------------



Sevgili Ataberklerimiz Bu kadar güzel resimleri bulmak eskiyi bizlere yaşatmak breh breh (Bu aferin demektir.)Ben torunlarla Erim babamla meşgul olduğu için of günümde temiz bir nefes oldu.Her ikinizide öpüyoruz ilk fırsatta buluşmak dileğiyle. Nur. Erim dede(artık amca değil.)



Nursal Tarhan, 15 Şubat 2008 Cuma


------------------------------


Ozenle hazirlanmis bir blog...Teknik olarak kusursuz..Her sayfasini dikkatle okumak gerek...Hazirlayanin eline saglik...



Yorumkar, 12 Şubat 2008


--------------------------------------


Aydın Ataberk'in eseri, beni de çok etkiledi.


Ahmet Kuzucu, 26 Subat 2008 salı